Tarihin sayfaları, sınır tanımayan zulümlerin şahidi ve kurbanıdır. Her asırda —bazen de her on yılda bir— yeryüzünü gözyaşı ve kanla ıslatan bu kısırdöngü, insanın içindeki karanlığın ne denli derinleşebileceğini yeniden gözler önüne seriyor. Sahneler, aktörler ve coğrafyalar değişse de acının rengi ve mağdurun feryadı hep aynı kalıyor. İnsanlık ise ne yazık ki kendi adına bu trajedilerden ders çıkarmıyor. Bu yüzdendir ki dünya edebiyatlarında en mutena ve en geniş yeri hep zulüm hikâyeleri alıyor.
Edebiyat ve düşünce, tam da bu noktada, unutuşun ve duyarsızlaşmanın karşısına dikilen en güçlü kale olarak belirmektedir. Zulüm hikâyeleri, sadece geçmişin birer vesikası değil; insanlığın vicdanını diri tutmak, unutturmamak ve aynı karanlığa tekrar düşmemek için yakılmış birer uyarı meşalesidir. Bu yüzden insanı eşref-i mahlûkat (yaratılmışların en şereflisi) mertebesine ulaştırmak adına bize düşen; sadece bu acıları satırlara dökmek değil, o satırlardan sarsıcı bir ahlaki uyanış devşirmektir.
Hafızanın Sınır Boyu: Gazze ve Sumud
İsrail’in son elli yılda Ortadoğu’da, Batılı egemenlerin eliyle ve desteğiyle işlediği katliamlar, bölge halklarının hafızasında derin yaralar açmış, uluslararası hukuku ise tamamen işlevsiz bırakmıştır. Edebiyat ehlinin ve eli kalem tutan herkesin, bu organize kötülüğün unutulmaması için kalemi birer direniş cephesi kılmak mecburiyeti vardır.
Bunun en sıcak ve somut örneğini geçtiğimiz günlerde yeniden yaşadık. İsrail'in işgal edemediği Gazze’ye uyguladığı abluka, gıda stoklarını tamamen tüketti; açlık sınırını zorlayan koşullar ne yazık ki ölümleri başlattı. Karadan izin verilmeyen insani yardımları ulaştırmak amacıyla dünya genelindeki sivil toplum kuruluşları, Arapça "kararlılık" anlamına gelen ṣumūd kavramından mülhem SUMUD (Küresel Özgürlük Filosu) adıyla denizden bir koridor açmaya çalıştı.
2025 yılının ortalarında filizlenen ve 44 ülkeden elliyi aşkın gemiyle tarihin en büyük sivil liderliğindeki konvoyu haline gelen bu hareket, her seferinde Siyonist rejimin barbarlığıyla yüzleşti. Geçtiğimiz yıl Madleen gemisine yapılan dron saldırılarından sonra, en son 18 Mayıs 2026 tarihinde uluslararası sularda Sumud filosuna vahşi bir baskın daha gerçekleştirildi. Yardım gönüllüleri esir edildi, işkencelere maruz kaldı ve birçoğu hâlâ İsrail hapishanelerinde hukuksuz bir biçimde tutuluyor.
İrlanda’dan Gazze’ye Uzanan Gizli Akrabalık
Bu filoda dikkati çeken en asil duruşu şüphesiz İrlandalılar sergiliyor. Bu bir tesadüf değildir. Bugün her İrlandalı, tarih kitaplarından bir buçuk asır önce (1845-1852) benzer bir ablukanın ve açlığın İngilizler tarafından kendi halklarına dayatıldığını bilir: Büyük Kıtlık...
Yine o tarih kitaplarının pek yazmadığı ama iki millet arasında sarsılmaz bir köprü kuran asil bir hakikat vardır: Osmanlı Devleti, İngilizlerin tüm diplomatik baskılarına rağmen İrlanda halkına gizlice nakit, tohum ve gemiler dolusu gıda yardımı göndererek binlerce insanın hayatını kurtarmıştı. İşte bugün Sumud filosunda İrlandalıların başı çekmesi, o asil tarihsel hafızanın ve vefanın bir neticesidir.
Saldırıda gözaltına alınan İrlanda Devlet Başkanı Catherine Connolly’nin kız kardeşi Dr. Margaret Connolly’nin şu sözleri vicdanı olan herkesin yüzüne bir tokat gibi iniyor:
“Bize yaptıkları, Filistinlilerin çektiği acıların yanında hiçbir şey. İngiltere, Fransa ve tüm Batılı hükümetler İsrail’in arkasında duruyor. Kendileri de gittikleri her yere veba ve şiddet yayan bir beladır. Bir anne, bir doktor ve bir İrlanda vatandaşı olarak diyorum ki: Canınız cehenneme! Bu barbar rejim dağıtılmalı, Filistin sizin değil!”
Aynı filodan seslenen Fra Hughes ise adeta vasiyet niteliğinde bir videoda, "Eğer bu videoyu izliyorsanız, uluslararası sularda yasadışı Siyonist devlet tarafından kaçırılmışım demektir" diyerek dünyaya soykırımı durdurma çağrısı yapıyordu. Filoda bulunan Türk kalp cerrahı Dr. Şeyma Denli Yalvaç’ın "Arkadaşlarımızı çırılçıplak soyup kayda aldılar" feryadı ile Alman bir kadın gazetecinin tutsaklık sırasında maruz kaldığı tecavüz ve şiddete karşı "Beni yıldıramadılar, böyle bir ülke yok olmalı!" haykırışı, kötülüğün sınır tanımayan boyutunu gözler önüne seriyor.
"Bizim Acılarımız İkiyüzlü..."
Bu cesur insanlar; dini, dili, ırkı ne olursa olsun merhametin, vicdanın ve hakiki insanlığın önderliğini yapıyorlar. Onlar, canları pahasına vazgeçmiyorlar. İşte tam o noktada, İsrail'e destek olanlar bir yana, sesini çıkarmayan konfor düşkünleri insanın midesini daha çok bulandırıyor.
Filistin'de koskoca bir halk, bir medeniyet adım adım yok ediliyor. Bizde ise hayat tüm keyfiyle akıyor, bayramlar neşeyle kutlanıyor, tüketim çılgınlığı hız kesmeden devam ediyor. Kimse rol yapmasın! Savaş ne kadar gerçekse, bizim acılarımız da o kadar ikiyüzlü...
İki milyar Müslüman derin bir gaflet uykusunda sırtüstü yatarken, mazlum Müslüman Filistin halkı için Hristiyanlar, sosyalistler, Batılı vicdan sahipleri hayatlarını hiçe sayıyorlar. O halde oturup kutsal kitabımızı, tefsirleri, hadis-i şerifleri yeniden, ama bu sefer kalbimizle okumalıyız. İslam medeniyetinin izzetini kimler omuzluyor, biz bu tablonun neresindeyiz?
İnsanlığın öldüğü iddia edilen Batı şehirlerinin meydanlarında yüz binlerce insan İsrail barizliğine karşı gövdesini taşın altına koyarken; bizim gibi sözde "halis, muhlis ve necip" Müslümanların şehirlerinde, bir avuç inanmış insan dışında koskoca bir güruh —kendini fırka-i naciye zanneden o büyük kitle— ne acıdır ki lâl ü ebkem (dilsiz ve sessiz) kesilmiş durumda.
Unutmayalım ki zulme karşı sessizlik, zalimin mürekkebine ortak olmaktır. Kalemi vicdanın sesi kılmayanlar, bir gün o sessizliğin altında ezilmeye mahkûmdurlar.