İslam düşüncesinin kendisini aktüel değerlendirmesinde bilhassa Batı düşüncesi ve pratikleri ile karşılaştırmalar yapması elbette doğaldır. Fakat bu değerlendirmeler yapılırken hem paradigmal farklılıkların dikkate alınması hem de İslam ve Batı düşüncesinin güçlü ve zayıf yönlerinin kaprissiz biçimde analiz edilmesi gerekmektedir.
Modern dönemden itibaren islam dünyasının içinden yapılan batı değerlendirmeleri, açık ve örtük biçimde İslam ve batı arasında kurulmuş hiyerarşi üzerinden hareket etmiştir. Bir başka deyişle, Batı karşısında yenilgi yaşayan müslüman toplumların kendi başarısızlıkları üzerinden Batı’yı düşünmeleri çoğu zaman çekincesiz öykünmeleri birlikte getirmiştir.
Esasen bugün de durum çok değişmiş görünmemektedir. Batı düşüncesi paradigma olarak zayıflamış olsa bile, müslüman toplumlar hala başarısızlıklarını sürdürdükleri için Batı’yı “devasa” olarak algılamaktadırlar. Fakat Batı eskisi kadar güçlü değil; en başta gücünü destekleyecek paradigması zayıflamıştır. Fakat gazete ve dergiler okunduğunda koşulsuz öykünmelerin devam ettirildiği görülmektedir.
Şu tespiti tekrar ederek altını çizelim; İslam dünyası bugün stratejik bir akıl ve düşünce üretme konusunda başarısızdır. Peki bu başarısızlığı nasıl aşacaktır? Bunu aşabilmek için birçokları batı düşüncesini tek referans göstermektedirler? Çünkü bugün hala bir gücü temsil etmeye devam etmektedir.
Fakat burada hala görülemeyen nokta ise, artık Amerika başta olmak üzere Avrupa daha önce paradigması üzerinden biriktirdiğini yiyerek güçlü görünmektedir. Üstelik Filistin ve İran’a yapılan saldırılardan anlamaktayız ki, bu güç artık kontrolsüz bir biçime evrilmiştir. Bir tarih felsefesi üzerinden düşünecek olursak, bir düşünsel coğrafya ve onun görünür bedenleri (ülkeler) salt güç üzerinden hareket etmeye başlamışlarsa, burada paradigmanın düşünsel olarak yol açamadığını ve kendisini tüketmeye başladığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Dolayısıyla hala burada Batı’yı bir yerde dondurarak ona yapılan öykünme müslümanların kendi üzerine aktüel düşünemediklerinin bir göstergesidir.
Batı düşüncesinin başarılarından bahsetmek elbette objektifliğin bir gereğidir. Fakat bu düşüncenin temel referansları ile dünyada nasıl bedenlendiği ayrı ayrı analiz edilmelidir. İlkin, modern paradigma üzerine dayalı Batı düşüncesi, sermaye birikimleri, Rönesans, reform, Aydınlanma, Bilimsel devrim, düşünsel dönüşüm vb. süreçlerin içinden geçerek ete kemiğe bürünmüştür. Bir dinamik üretme ve felsefe geliştirme, özgür düşünme bağlamında elbette Batı düşüncesi bir açılım göstermiştir. Doğrusu bu boyutlarını takdir ederek ilerlemek gerekir. Diğer yandan Batı’da bilgi üretimi, üniversite ve stratejik düşünce ve akıl elde edilen gücün temerküzünde ciddi bir pay sahibidir.
Fakat Batı modernitesi insan merkezli bir evren ve dünya görüşü üzerine temellenmiştir. Bu temellenme en başta Tanrı-insan arasındaki ilişki biçimlerinin dönüşümü açısından bir paradigma farklılığına işaret etmektedir. Bugün gözünü Batı’ya çevirip de onun takip edilmesi gerektiğini düşünenler bu paradigma farklılığının ya farkında değiller ya da önemsemiyorlar. Halbuki yüzyıllar boyu devam eden sömürgeciliğin, Amerika ve İsrail’in pervasızca saldırıları, bir yandan paradigmalarındaki yanlışlığı diğer yandan tamamıyla güç temerküzüne dayanarak hareket ettiklerini göstermektedir.
Dikkat edilirse bugün dünya yeni paradigma ve merkez aramaktadır. Postmodernizmin belirsizliği bu anlamda bir parantezin açılması olarak kabul edilmelidir. Zaten postmodernizm insanlık tarihi içerisinde paradigma krizinin zirvesini temsil etmektedir. Dolayısıyla islam düşüncesinin öncelikli adımı kendisini paradigması etrafında yeniden inşa etmektir.