İslam dünyasının modernite ile karşılaşmasının ardından müslüman toplumlar bir yandan savrulma ve travmalar yaşarken diğer yandan hala kendine gelmek için uğraşmaktadırlar. Hala devam eden bu durum kanaatimizce müslümanlar üzerindeki en önemli yansımasını zihinsel sömürgeleşmede bulmaktadır.

Batı dünyasının hala devam ettirdiği sömürgeleştirme tarihsel süreçte hem açık işgaller hem de zihniyet oluşturma üzerinden gerçekleşmiştir. Modernite ile birlikte her iki tarzın da işletildiği sömürgeleştirme 1950 sonrasında “postkolonyalizm” kavramının içeriğinin belirlediği gibi zihniyet dönüştürme biçiminde devam etmiştir. Buna bağlı olarak zihinsel sömürgeleştirme sosyal bilimler, bilgi, kavramlar üzerinden batılı olmayan ve bilhassa müslüman toplumlarda etkili olmuştur.

Erken dönem antropoloji ve sosyoloji çalışmalarının hem teorileri hem de bulguları bu konuda önemli örnekleri yansıtmaktadır. Nitekim dinin merkezden çıkmasının ardından sosyoloji modern Batı toplumlarını, antropoloji ise diğer toplumları anlamak için icad edilmiş bilimlerdir. Antropolojinin bu dönemde odaklandığı bölge Afrika olup ilk antropolojik çalışmaların “ilkel” kavramı üzerinden analizler yapması dikkat çekicidir. “İlkel”lere dair en önemli tespitleri ise rasyonel olmadıklarıdır. Bu sebeple Batı dışı toplumlar antropolojik bir malzeme olarak görülmüşlerdir.

Bu arada Batı’da sosyal bilimler üzerinden teoriler geliştirilmiştir. Teoriler ortaya konulan bir meseleyi anlama ve açıklama biçimleridir. Elbette insan üzerine olması sebebiyle bu teorilerin tüm toplumlarda geçerli olabilecek boyutları bulunmaktadır. Fakat bu sosyal bilim teorilerinin Batı’nın teolojik, toplumsal; kısacası paradigmal arkaplanından neşet ettiğini, dolayısıyla tüm toplumlarda kapsamlı geçerliliğinin olamayacağını belirlemek önemlidir.

Osmanlı’nın son döneminde alimler ve aydınlar sosyal bilim ile karşılaştıklarında bu gerilimi yaşamışlar, buna yönelik tartışmalar yaparak gerilimi aşmaya çalışmışlardır. Fakat günümüze doğru gelindiğinde sosyal bilim çalışmalarında bu paradigma arkaplanı görmezden gelerek meseleyi teknik boyuta indirgeyerek batılı sosyal bilim teorilerine daha fazla teslim olunmuşluk gözlemlenmektedir. İşte bu problemin sosyal bilimciler tarafından farkındalığı kanaatimizce son derece önemlidir.

Her şeyden önce Batı’da Tanrı-insan ilişkisi ve bu ilişki üzerine kurulan bir sosyal bilim dili vardır. Hz. İsa’nın Tanrılık ve insanlık gibi iki vasfı, insanın insanlık ile tanrılaşma arasındaki gelgitlerini sonuçlamaktadır. Diğer yandan Tanrı ile insan çifte hakikat şeklinde bir düalizmle kendisini göstermektedir. Bunun önemli sonucu ise Tanrı ile insan arasındaki bölünme ile “tanrısal” ve “insani” hakikat şeklindeki parçalanmışlıktır. Esasen Hıristiyanlıkta bunun yansıması teslistir.

Modern dünyaya geçişle “insan merkezli bir evren” tasarımı gelmekle birlikte Tanrı-insan arasındaki gerilimin devam ettiğini görmekteyiz. Bir kere Descartes’ta Tanrı ikincilleşmekte ve bu dünyanın sınırları dışına gönderilmektedir. Hegel’in tarihe getirip bıraktığı us ise bir Tanrısal varlık olarak Hz.İsa’dır. Bugün gelinen noktada ise Batı düşüncesi genel anlamda Tanrı-insan düalitesini aşabilmiş değildir.

Modernite Tanrı’nın mutlaklığı karşısında insana bir yer açma girişimiydi. Esasen daha önce Ortaçağ boyunca muğlaklaşmış ve kaybolmuş insana bir irade ve eylemsellik katma bakımında önemli bir teşebbüstü. Fakat bu teşebbüs bir yandan insanı tanrısallaştırmaya varırken diğer yandan varoluşsal sorunlarla karşı karşıya bırakmıştır. Fakat halledilmesi gereken düalizm sorunu hiç değişmeden ortada durmaktadır.

Doğrusu “Tevhid” in ne anlama geldiğini tüm bu sorunları zihni arkaplanda tutarak düşünmek gerekir. Konuya inşaallah devam edeceğiz.