Yokuş dikti.

Bisiklet ağırdı. Gidona asılmış birkaç poşet, her pedal darbesini biraz daha zorlaştırıyordu. Durursam yeniden hareket etmek güçleşecekti. Tam o sırada arkamda bir araç belirdi.

Bekledi.

Sonra biraz daha bekledi.

Korna çalmadı.

Yokuş bitene kadar sessizce arkamdan geldi.

Garip olan, bunun beni şaşırtmış olmasıydı.

Oysa şaşırmamam gerekiyordu.

Bir insanın birkaç saniyelik sabır göstermesi olağan bir durum olmalıydı. Fakat son yıllarda normal olanla dikkat çekici olan yer değiştirmiş gibi görünüyor. Bizi etkileyen artık büyük fedakârlıklar değil; sıradan olması gereken davranışların hâlâ varlığını sürdürüyor olması.

Sokağın bu sessiz iyiliğine karşılık, dışarıda sağır edici bir gündem var.

Yapay zekâ yatırımları konuşuluyor. Dolandırıcılık şebekeleri çökertiliyor. Yasadışı bahis ağlarıyla mücadele ediliyor. Ekonomiden güvenliğe, teknolojiden jeopolitiğe kadar uzanan geniş ve yorucu bir tartışma alanının içindeyiz.

Tuhaf olan şu:

Bu başlıkların büyük bölümü, dönüp dolaşıp aynı noktaya çıkıyor.

Sistemler büyüyor.

Teknoloji ilerliyor.

Veriler çoğalıyor.

Ama insanın sabrı, muhakemesi ve sorumluluk duygusu aynı hızla büyüyor mu?

Belki de çağımızın asıl sorusu bu.

Doğruyu bilmiyoruz sanılıyor.

Oysa biliyoruz.

Sağlıklı yaşamın önemini biliyoruz.

Eğitimin değerini biliyoruz.

Empatinin gerekliliğini biliyoruz.

Çevreyi korumamız gerektiğini biliyoruz.

Nezaketin hayatı kolaylaştırdığını biliyoruz.

Sorun çoğu zaman bilgisizlik değil.

Sorun, bildiğimiz şeyleri hayatın içine ne kadar taşıyabildiğimiz.

Dolandırıcılık şebekesi de, bahis ağı da, çoğu zaman insanın sabırsızlığının ve kolay yoldan sonuca ulaşma arzusunun teknolojiyle buluştuğu yerde ortaya çıkıyor.

Her sabah toplu taşımaya yetişmeye çalışan insanları izliyorum.

Daha durağa gelmeden acele başlıyor.

Sanki birkaç saniye sonra kapanacak bir kapı varmış gibi birbirinin önüne geçmeye çalışan insanlar görüyorum.

O birkaç saniyenin günün geri kalanını değiştireceğine inanılıyor.

Oysa aynı insanlar, hayatlarının en önemli meselelerini yıllarca erteleyebiliyor.

Belki de mesele zaman değil.

Mesele öncelik.

İnsan çoğu zaman gerçeği göremez hâle gelmez.

Gerçeğin etrafına kendisini rahat hissettirecek hikâyeler örer.

Böylece gerçek değişmez.

Değişen, bizim ona olan mesafemizdir.

Gerçeğe istediğin kadar şaşı bak. Gerçek değişmez.

Kendisine yapılan iyiliği hak edilmiş sayar.

Kendi kusuruna mazeret bulur.

Kendi aceleciliğini zorunluluk olarak açıklar.

Başkalarının eksiklerini ise karakter meselesi olarak görür.

Bu yalnızca bireyler için değil, kurumlar için de geçerlidir.

Bir kurum da kendi hatasını olağan bir aksaklık, başkasının hatasını ise yetersizlik olarak adlandırabilir.

Toplumların aşınması büyük kırılmalarla değil, çoğu zaman bu küçük çifte standartların birikmesiyle başlar.

İşte bu yüzden toplumları ayakta tutan şey büyük nutuklar değildir.

Kimsenin görmediği yerde yerine getirilen küçük sorumluluklardır.

Yoldan kaldırılan bir taş.

Eksik para üstünü tamamlayan bir esnaf.

İşini düzgün yapan bir memur.

Sözünü tutan bir arkadaş.

Ve belki de yokuş bitene kadar korna çalmayan bir sürücü.

Çünkü bir toplumun karakteri, meydanlarda kurduğu cümlelerde değil; kimsenin alkışlamadığı anlarda ortaya çıkar.

İyilik bazen büyük projelerle değil, küçük davranışlarla yol alır.

Kendisine ulaşan iyiliği son durak sananlar vardır.

Oysa iyilik bir son durak değildir.

İyilik zinciri sonsuzdur.

Gürültünün arttığı zamanlarda bunu hatırlamakta fayda var.

Yokuşun sonunda yoluma devam ettim.

Arkamdaki sürücü de yoluna gitti.

Muhtemelen birkaç dakika sonra ikimiz de o anı unuttuk.

Ama bazı toplumlar tam da böyle ayakta kalır.

Kimsenin kayda geçirmediği birkaç saniyelik sabırla.

Kimsenin alkışlamadığı küçük sorumluluklarla.

Ve kimsenin fark etmediği sessiz iyiliklerle.

Bazı şeyler hâlâ çalışıyor.

Belki de geleceğe dair en güçlü umut, tam olarak orada duruyor.