Sosyal medyanın olmadığı zamanlarda televizyonlar vardı; televizyondan önce de radyo... Biz bu dönemin, yani 80'ler kuşağının çocuklarıyız. Bu kuşak için televizyon muhteşem bir şeydi. Ancak bizim evimizde televizyon yoktu, bir yakınımızın evinde vardı. O zamanlar televizyona "resimli radyo" denilirdi. Yakınımızın evine gider, televizyon izlerdik. Cihaz ahşap bir dolabın içindeydi ve kapağında çok güzel bir manzara resmî yer alıyordu. Manzara hareketsizdi ama arkasından sesler geliyordu. Kendi kendime, "O zamanlar resimli radyo dedikleri herhâlde buydu." demiştim. Bu seyir için en fazla yarım saat ya da bir saat süremiz olurdu; ardından eve gönderilirdik.

Bir süre sonra, hep gündüz gittiğimiz bu yakınımızın evinde bir akşam vakti de kalmıştık. Evin sahibi gelerek dolabın önündeki sürgülü resmî çekti ve gerçek televizyonu ortaya çıkardı. Düğmeye basmasıyla birlikte, karlı ve cızırtılı görüntünün ardından hareketli insanlar belirmeye başladı.

Meğer evin sahibi dışarıdayken hanımına tembih etmiş; çocuklar geldiğinde sadece radyoyu açmasını söylemiş. Ev sahibesi de televizyonu açmayı bilmediğinden ve bozulur korkusuyla cihaza hiç dokunmuyormuş. Dolabın içinde siyah-kahve tonlarında bir ekran, önünde ise sürgülü bir manzara resmi vardı. Sürgü çekilince asıl televizyon ortaya çıkıyordu. Akşam ev sahibinin gelip televizyonu açması, o zamana kadar var olan bütün hayal ve algılarımın altüst olmasına yetmişti. Gerçi o yıllarda gündüz kuşağında yayın yoktu; yayınlar zannımca saat 16.00 ya da 18.00 gibi başlıyordu. Ev sahibinin televizyonu açmasıyla önce karıncalı siyah-beyaz bir görüntü, hemen ardından da hareketli insanlar belirmişti. Ancak televizyon kapağındaki o manzara resmini bir türlü aklımdan çıkaramıyordum.

Ev sahibinin evde olduğu hafta sonları da onlara konuk olurduk. O dönem yayınlananlar arasında Yedi Numara, Tarzan, Kara Şimşek ve Dallas gibi diziler vardı.

O yıllarda, çarşıda kumaşçılık yapan bir yakınımın yanında çalışıyordum. Henüz günümüzdeki gibi hazır giyim mağazaları pek yoktu. Bir gün dükkâna bir kadın ve evlilik çağında (belki de yeni evli) kızı geldi. Kadın ustama, "Sizde Dallas kumaşı yok mu?" diye sordu. Bütün kumaş türlerini çok iyi bilen ustam ise bu kumaştan bihaberdi. "Bu Dallas kumaşı da nasıl bir şeydir bacım?" diye sordu.

Kadın cevap vermeden kızı söze atıldı: "Hani televizyonda Dallas dizisi var ya... Ceyar karısına bir elbise almıştı, işte o elbisenin kumaşından!" Kumaşçı ustam, "Bacım, bizde ne televizyon var ne de dediğin kumaş..." diyerek anne ve kızını uğurlamıştı.

Demek ki o Dallas kumaşından elbise diktirmek isteyen kızcağız da toplum içinde görünür olmak istiyordu. Bu durum, günümüz sosyal medyasındaki görünür olma ve algoritma arayışının o günkü karşılığı değil miydi?

Bu dönemin panoramasını yansıtan bir film izlemiştim. Vizyona girdikten epey sonra televizyonda seyrettiğim bu filmin adı Vizontele’ydi. Filmdeki sahnelerin birçoğu, çocukken televizyonla ilk karşılaştığımız anlardaki hâlimizi birebir anlatıyordu. Ancak filmde son derece özgün sahneler de vardı. Bizim hayatın doğal akışı içinde yaşadıklarımızı, oyuncular kurgunun gücüyle yeniden canlandırmışlardı.

Mesela televizyona "resimli radyo" diyen kasabalılar, "Bu akşam Zeki Müren konseri var, hepimiz televizyonda Zeki Müren’i göreceğiz!" duyurusunu duyunca şöyle tepki veriyorlardı: "Zeki Müren’i göreceğiz, güzel de... Zeki Müren de bizi görecek mi?" Demek ki ta o zamanlardan beri insan, görünür olmak için bir çaba içinde. Bunu—biraz zorlama bir metafor olsa da—"zevatı zevahirden kurtarmak" biçiminde ifade edebilir miyiz? "Zeki Müren de bizi görecek mi?" sorusu, sadece safça bir tepki değil, aslında insanlığın görünür olma arzusunu özetleyen simgesel bir repliktir.

Kasabalının Zeki Müren’i görmesi son derece doğaldı ama Zeki Müren’in kasabalıları göreceğini düşünmek bize bugün garip geliyor. Ayrıca o dönemin kasaba ve köy hayatına şöyle bir atfınazar etmek gerekir: Çocuklar menkıbelerle, masallarla büyüyordu. O dönemin kasabalı ve köylü algısında, biz ekranı görünce ekrandakilerin de bizi gördüğüne dair saf bir inanç vardı. Hatta insanların küçülüp televizyonun içine girdiğine inanılır, "Bu insanlar buraya nasıl giriyor?" diyerek cihazın arkasını kontrol edenler olurdu.

Anadolu’daki bu algı, esasında insanların öteden beri tasavvufi kültür ve menkıbelerle şekillenen birikiminin bir sonucudur. Tasavvuf geleneğindeki "Câm-ı Cem", "Âyîne-i İskender" ya da dünyayı gösteren ayna anlamındaki "Cihannümâ" metaforu, Anadolu insanının irfanında yer etmişti. Televizyonla karşılaştıklarında "Eskilerin Cihannümâ dedikleri herhâlde buydu." diyerek zihinlerindeki o kavramı mücessem (somut) bir hâle getirmişlerdi.