“Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun”
Cahit Sıtkı Tarancı’nın bir dua serinliği gibi gönlümüze işleyen dizeleriyle başlamak istiyorum. Bu dizelerde saklı olan hasret, yalnız bir coğrafyaya değil, insan ruhunun en taze, en diri hâline yöneliktir. Bahar, işte tam da bu hasretin karşılığı gibi gelip içimize serin bir rüzgâr, kalbimize yeni bir umut bırakır.
Baharın gelişiyle birlikte insanın ruhunda bir değişim başlar. Kışın ağırlığı ve sessizliği gider, onun yerine hareketlilik başlar. Sanki ruhumuz derin bir uykudan uyanır. İçimizde tarif edemediğimiz bir “diriliş” belirir. Kendimizi daha üretken, daha neşeli, daha umutlu hissederiz. Günün uzaması ile zihnimiz aydınlanır, karamsarlık, yerini taptaze umuda ve hayale bırakır. Bahar, yeniden doğuş olur.
Mevsimler insan hayatının genel görünümü gibidir. İlkbahar çocukluk, yaz gençlik, sonbahar olgunluk, kış ise yaşlılık gibidir. Her mevsimin kendine özgü bir güzelliği, bir anlamı vardır. Bahar ise başlangıçların mevsimidir, umutların filizlendiği, hayallerin yeşerdiği zamandır. İnsan, hayatın döngüsünü doğada izlerken aslında kendi varoluşunu da yeniden keşfeder. Bu yüzden bahar, yalnızca bir mevsim değil, aynı zamanda bir hatırlayış ve dönüştür.
Umut, hayal ve mutluluk… Baharın getirdiği en değerli üç armağan belki de. İnsan, baharla birlikte yeniden hayal kurmaya başlar. Yeni başlangıçlar yapmak ister, yarım kalanları tamamlamak için moral bulur. Mutluluk, çoğu zaman büyük şeylerde değil, küçük ama anlamlı anlarda gizlidir. Bir çiçeğin açılışını izlemek, kuşların şarkısını dinlemek, güneşin sıcaklığını hissetmek… Bunların her biri baharın bize sunduğu sade ama derin mutluluklardır.
Tabiat ise bu mevsimde âdeta bir ressamın paletine dönüşür. Rengârenk kokulu çiçekler, taptaze yeşillikler, fidanlar, ekin tarlaları, bağlar bahçeler, gökyüzünün engin mavisi… Kırlara çıkmak, toprağın kokusunu içinize çekmek, lalelerin zarafetini seyretmek insanın ruhunu besler. İstanbul’da erguvanlar Boğaz’ın kıyılarını mora boyarken, Tokat’ta ak zambaklar yavaş yavaş toprağın bağrından yükselir. Irmaklar daha coşkulu akar, kuşlar daha neşeli öter. Hayat, cıvıl cıvıl bir senfoniye dönüşür.
“Kim bilir belki bir gün sulh olunca/ Biz de deliler gibi seviniriz/ Ağaçları ve baharı taklit ederiz/ Renkli bez parçalarıyla donatırız şehri/ Renkli ampuller asarız pencerelerden” diyordu Bedri Rahmi Eyüpoğlu. Baharla birlikte sevinmek, sulhu beklemek, yeniden sevmek, yeniden umutlanmak… Mümkündür. Çünkü nisan, baharın kalbidir ve hep canlıdır. Bu canlılık, insanın içine de işler.
Yaşamak, hele ki sevdiklerinle birlikte yaşamak, baharda daha da anlam kazanır. Birlikte geçirilen vakitler, paylaşılan anılar, tabiatın şahitliğinde daha kıymetli hâle gelir. Bir kır gezisi, bir çay sohbeti ya da sadece yan yana susmak bile yeterlidir. Çünkü bahar, insanın yalnız olmadığını hatırlattığı kadar, birlikte olmanın değerini de öğretir.
Sezai Karakoç’un dizeleri hatırlatır bir bahar gününü, bir güneşin doğuşunu. “Sen görünür görünmez ufuklarda/ Karlar erir erir kaçar kaçar da/Gökler yağmur biçiminde güler ağlar ağlar da/ Güneş övünerek yansır yansır da sularda/ Gelirsin her baharda/ Bir diriliş gibi ölü dünyaya”
Sezai Karakoç devam eder: “Bir bahar günü doğdun sen/ Baharın ta kendisi oldun sen” derken de içimizi aydınlatan ışığı müjdeliyordu. Ve sonunda anlıyoruz baharın sadece dışarıda açan çiçeklerde olmadığını. O, bazen bir bakışta, bazen bir gülüşte, bazen bir doğuşta saklıdır. Hatta çoğu zaman bizi seven birinin gözlerinde… Durgun, sakin ama derin o gözlerde… İşte asıl bahar, orada başlar. Belki de bir kır lalesinin biricikliğinde ve kalbimizin mûtenâ köşesinde saklanan, hep beklenen gizli bir müjdedir.