​Perşembeyi cumaya bağlayan gece, halk arasında "cuma akşamı" ya da "cuma gecesi" olarak anılır. Eskilerin takvimiyle gün akşamdan başlar; bu yüzden cuma akşamının ve cuma yatsı namazlarının manevi bir ağırlığı, aynı zamanda kendine has bir kalabalığı vardır. Haftanın yorgunluğunu atmak ya da manevi bir nefes almak isteyenler bu vakitlerde saf tutar, namaz sonrasında “Allah’ım namazlarımı daim eyle” diye niyazda bulunur. Tabii çocukları için bu anları bir tür sosyal etkinlik veya serbest zaman olarak gören bazı babalar da çocuklarıyla birlikte caminin yolunu tutarlar.


​Geçtiğimiz gün, tam da böyle cumaya bağlanan gecelerden birinde yatsı namazına gitmiştim. Namaz boyunca gözüme çarpan tablolardan biri, bu anlayışın sığ bir tezahürü oldu. Babalardan biri, iki çocuğunu yanına alıp onlara namaz disiplini, adabı ve sevgisi aşılamak yerine, adeta onları caminin ortasına salıp kendisi kenarda namaza durmuştu. Sünnet namaz kılınırken çocuklar cami içinde koşturdular, bağrışıp çağrıştılar. Sıra farz namaza gelince imam dahil cemaatin çoğunun insicamı bozuldu. Huşu içinde kılınması gereken o mukaddes namaz, maalesef nahoş görüntülere sahne oldu.


​Farz namazın ardından ayağa kalkan yaşlı bir amca, içindeki sitemi tutamayarak, “Vallahi ben ne yaptığımı anlayamadım! Namaz mı kılıyoruz, harbe mi gidiyoruz belli değil,” dedi. Ön safta namaz kılan o yaramaz çocukların babası bu sözü doğrudan üzerine alındı. Hiddetle, “Ne demek istiyorsun, bir daha camiye gelmeyelim mi?” diye çıkıştı.


​Yaşlı amca sakince yanıt verdi: “Hayır, camiye gel ama çocukları da yanına al. Çocuklar da namaz kılsın. Belli ki çocukların oyun oynaması gereken zamanlarda oynamalarına izin vermiyorsun, daha doğrusu oynamaları için uygun bir ortam yaratmıyorsun. Sadece burayı bir oyun alanı zannediyorsun.”
​Çocukların babası bu söze çok kızdı. Caminin orta yerinde koşuşan çocuklarına doğru öfkeyle yürüyerek, “Terbiyesiz herifler, bir daha benimle camiye gelmeyin! Ben de gelmeyeceğim!” diyerek çocukları azarladı ve döverek camiden dışarı çıkardı.


​Olayın ardından cami cemaati adeta üçe bölündü. Kimi kendi meşrebince tepki gösterdi, kimi durumu eleştirdi. Ben ise muhafazakar bir duruşla ortalığı yatıştırmaya çalıştım. Yaşlı amca kendi kendine söyleniyor, “Ben ne zaman huşu içinde namaz kılacağım?” diye dert yanıyordu.


​Tam o sırada ön safta namaz kılan, üniversiteli olduğu her halinden belli genç bir arkadaş söze karıştı. Kendinden son derece emin bir edayla yaşlı amcaya çıkıştı: “Gördün mü şimdi? Senin kıldığın namaz namaz değil! Bak, baba ve çocukları bir daha camiye gelmeyecek. Beğendin mi yaptıklarını? Bütün günah boynuna, vebal senin!”


​Bu üniversiteli genç, okuduğu birkaç felsefi kitaptan edindiği kof özgüvenle konuşuyordu. Görünen o ki öğrenci evlerinde Sofie’nin Dünyası’nı okumuş, felsefe dünyasında Aristo ile yola çıkıp Nietzsche ile yürümüştü; lakin dinî bilginin inceliklerinden, cemaat adabından habersizdi.
​Huşu içinde namazını kılmak isteyen yaşlı amca gencin bu keskin sözleri karşısında sessiz kalıp cevap vermekte zorlanınca, sözü ben devraldım:
Bak genç adam,” dedim. “Sözlerinin cafcaflı bir havası var ama kabası alınmamış bu üslubun, bu caminin ince mimarisine, tezhibine, hüsnühatlarına zarar veriyor. Bak, yanımda oturan öğretmen arkadaşıma dikkat et; onun da yanında iki çocuğu var, biri sağda diğeri solda oturuyor. Bu çocuklar niye kalkıp bağırıp çağırmıyor, koşturmuyor? ‘Ha, bu öğretmen de diğeri serbest meslek mi?’ diyeceksin. Babalık mesleği her erkeğin üzerine farzdır; mesele çocukları başından savmak değil, onları sevgiyle ve şuurla eğitmektir.”


​Biraz sonra sünnetlerini tamamlamış olan imam efendi, dua faslına geçmeden önce cemaate şu nasihatte bulundu:
Kıymetli cemaat, Allahû Teâlâ ‘Benim evimde ayetlerim okunurken herkes sessiz olsun’ buyurmuştur. Ama görüyorum ki burada bir curcuna hâkim. Hiç kimse hakkı batıla karıştırmasın. Lütfen çocuklarımızı evde namaza hazır hâle getirelim; namazın disiplinini kavradıktan sonra camiye getirelim.”
​Hocanın bu uyarısı içimizdeki acı bir gerçeği, çocukla cami ilişkisini nasıl yanlış kurguladığımızı bir kez daha yüzümüze çarptı. Zira bu mesele, sadece o geceye mahsus münferit bir olay değil, zihniyetimizin bir aynasıydı.

Nitekim daha önce bir program vesilesiyle Tataristan’ın başkenti Kazan’da bulunduğumda bu durumun çok daha insani ve kuşatıcı bir örneğini müşahede etmiştim. Kazan’da tarihî bir camiye cuma namazı için gitmiştik. Bu cami adeta bir külliye gibi tasarlanmıştı; çocuklar için hem açık hem kapalı oyun alanları, anaokulu tarzında eğitim veren mekânlar vardı. Aynı zamanda nikâh ve düğün törenleri için mütevazı salonlar ile taziye ziyaretlerinin kabul edildiği huzurlu alanlar da bu külliyenin birer parçasıydı.


​O manzarayı hatırladıkça içim burkuldu. Biz galiba özden kaçıyoruz, modern hayatın dayatmaları arasında çocukları camiye ve dine yabancılaştırıyoruz. Oysa medeniyetimizin köklerinde cami, hayatın kalbiydi. Millî eğitim ve toplumsal yapımız, ruhumuzu ve millî kimliğimizi bu incelikle yeniden inşa etmeli...

Vesselâm.