Tarih bize sayısız örneklerle göstermiştir ki, İslam ümmeti olarak asıl zaafımız kendi içimizdeki sorunlardır. Osmanlı'nın son döneminden günümüze kadar İslam coğrafyasındaki birçok çatışmada dış güçlerin bölgesel aktörlerle işbirliği yaptığı, bazı grupları diğerlerine karşı desteklediği ve kendi çıkarları doğrultusunda vekil aktörler olarak kullandığı bilinmektedir. Şia ve muasır haricilik olan tekifirci gruplar bunun tipik örnekleridir. İran'ın politikası çok daha karmaşıktır: Bir yandan ABD ve İsrail'le sert bir rekabet içindeymiş gibi görünürken diğer yandan bölgedeki farklı aktörlerle pragmatik ilişkiler kurmuş, bazı durumlarda ise ortak düşmanlara karşı aynı sahada farklı amaçlarla hareket etme görünümü vermiştir.

Nitekim Irak, Afganistan, Yemen ve Suriye gibi ülkelerde yaşanan gelişmeler bu karmaşık tabloyu açık biçimde ortaya koymaktadır. İran'ın bölgedeki Şii milisler ve müttefik siyasi yapılar üzerinden geliştirdiği nüfuz, bir taraftan İsrail ve ABD karşıtı direniş söylemiyle açıklanırken, diğer taraftan İran'ın kendi jeopolitik çıkarları açısından da değerlendirilmelidir. İran'ın bölgesel politikalarını yalnızca antiemperyalist söylem üzerinden okumak eksik kalır. Başta sahabeler olmak üzere tüm İslam ümmetine kin ve nefret üzere kurgulanmış ve “dine karşı din projesi” olan Şiiliğin tehlikesi çok iyi tahlil edilmelidir. Nitekim Tahran'ın temel hedefi bu inancı doğrultusunda Şii hilalini oluşturmak, kendi bölgesel nüfuz alanını koruyup genişletmektir.

İşte Mekke Anlaşması tam bu noktada önem kazanmaktadır. Eğer Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında başlayan bu güvenlik işbirliği zamanla başka Müslüman ülkelerin de katılabileceği daha geniş bir mekanizmaya dönüşürse, İslam dünyasında yeni bir güvenlik mimarisinin temelleri atılabilir. Böyle bir yapı İran'a karşı kurulmuş bir ittifak değil, iki asra yakındır İslam diyarını ölüm tarlalarına çeviren emperyalistlere karşı bir savunma paktıdır. Hatta en sağlıklı model, Sünni-Şii ayrımını aşan ve bütün Müslüman ülkelerin egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve güvenliğini savunan kapsayıcı bir savunma mekanizmasıdır.

Asıl mesele de budur: İslam dünyası kendi güvenliğini kendisi sağlayabilecek mi?

Milyonlarca Müslümanın yaşadığı coğrafyalarda güvenliğin hâlâ büyük ölçüde Amerika, Rusya, Çin veya Avrupa ülkelerinin askerî ve siyasi hesapları üzerinden şekillenmesi sürdürülebilir değildir. Müslüman ülkelerin birbirleriyle rekabet etmek yerine ortak güvenlik, savunma sanayii, istihbarat, enerji, ekonomi ve diplomasi alanlarında işbirliği geliştirmeleri gerekir. Çünkü ümmetin gerçek bağımsızlığı, yalnızca siyasi sloganlarla değil, kendi güvenlik ve ekonomik kapasitesini oluşturmasıyla mümkündür.

Burada İran için de açık bir tercih ortaya çıkmaktadır: İran, eğer samimiyse; Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve diğer Müslüman ülkelerin ortak güvenlik mekanizmalarına düşman olmak yerine bunların içerisinde yer alabilir. Şayet gerçekten İslam dünyasının birlik ve beraberliğini savunuyorsa, Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki güvenlik işbirliğini bir tehdit olarak değil, daha geniş bir İslam dünyası güvenlik mimarisinin başlangıcı olarak görmesi beklenir.

Çünkü İslam dünyasının geleceği, “Türkiye mi, İran mı?”, “Sünnilik mi, Şiilik mi?”, “Arap mı, Türk mü?” gibi dar rekabetlere mahkûm edilemez. Asıl soru şudur: Müslümanlar kendi güvenliklerini, ekonomilerini ve geleceklerini kendileri belirleyebilecek mi?

İşte Mekke Anlaşması'nın gerçek anlamı burada ortaya çıkmaktadır. Eğer bu anlaşma üç ülkenin sınırlarını aşarak İslam dünyasının ortak güvenlik anlayışına dönüşürse, bugün küçük görünen bir adım yarının büyük bir siyasi projesinin başlangıcı olabilir. Bu nedenle mesele yalnızca Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın imzaladığı bir savunma anlaşması değildir. Mesele, Müslüman ülkelerin kendi aralarında güvenlik ve dayanışma mekanizmaları kurma iradesinin güçlenip güçlenmeyeceğidir.

Ve belki de asıl rahatsız edici soru şudur: İslam dünyası bir gün kendi güvenliğini kendi sağlayabilir hâle gelirse, bugünkü küresel güç dengeleri ne kadar değişir?

Bunun cevabını tarih değil, önümüzdeki yıllarda Müslüman ülkelerin vereceği siyasi kararlar gösterecektir. Fakat bir gerçek açıktır: Müslümanların güvenliği başkalarının insafına bırakılmamalıdır. Türkiye'nin, Pakistan'ın, Suudi Arabistan'ın ve diğer İslam ülkelerinin yapması gereken şey birbirlerinin zayıflıklarından yararlanmak değil, ortak güçlerini inşa etmektir.

Mekke'nin adı, ayrışmanın değil birleşmenin sembolü olmalıdır. Eğer “Mekke Paktı” gerçekten böyle bir birlikteliğin ilk adımı olabilirse, mesele yalnızca üç ülkenin güvenliği olmaktan çıkar; bütün İslam dünyasının geleceğini ilgilendiren stratejik bir projeye dönüşür. Bu hayla değil, imanımız, kültürümüz, tarihi birlikteliğimizin doğal gereğidir.