Geçen yazımızda bireyin tarihsel süreç içerisinde inşasını ele alırken, özellikle Tönnies’e atıfla cemaatten cemiyete geçiş sürecine gelmiştik. Öncelikle bugün birçok tartışma konusunun bağlamlarından kopuk bir biçimde anlamlandırılarak ajandada arz-ı endam etmektedir. Şimdi bunu biraz açmaya çalışalım.
Cemaat kavramını netleştirmek açısından Osmanlı üzerinden örneklendirebiliriz. Bilindiği üzere Osmanlı’da millet sistemi şeklinde bir yapı işlemekteydi. Buna göre, farklı dini mezhep ve etnisiteden topluluklar (Community) bulunmaktaydı. Meselâ; Ortodoks Hıristiyanlar, Yahudiler, Ermeniler, Rumlar, Araplar vb. bu cemaatlerden bazıları idi. Bu cemaatlerin bir lideri ve kendi iç yapılanması mevcuttu. Bir cemaatin içinde yer alan fert, kendi kimliğini buraya bağlı olarak tanımlamakta; insan ve devletle ilişkilerini de bu kimlik üzerinden belirlemekteydi. Yine cemaatin kendi içinde bir hukuku olduğu kadar, devlet kendisiyle ve diğer cemaatlerle ilişkilerini düzenleyen bir hukuk geliştirmişti. İşte bizim cemaat diye bahsettiğimiz şey, community denilen topluluktur. Dolayısıyla bunları kominiteler ya da topluluklar şeklinde isimlendirebiliriz.
Toplulukların hem yapılaşması hem de işleyişinde din çok önemli bir faktör idi. Modernite toplulukları çözündürürken, bir yandan topluluğa bağlı olarak yapılaşmış kimlikleri, fertlerin tabii ve kültürel aidiyetlerini çözündürmüştür. Böylece topluluk (cemaat) bağlarından kopan fert, bireyleşmiş ve kendi başına atomik bir varlık olarak modern devletin içinde kalmıştır. Hegel’in ifadesiyle Tanrı’nın yeryüzündeki yürüyüşü haline gelmiş olan modern devlet ile birey arasında ara bir mekanizma olarak topluluk ortadan kalkmıştır.
Dolayısıyla “cemaat” kavramı sadece bu şekilde isimlendirilen dini ve dini olmayan yapıları ifade etmekle kalmamakta, esasen hem insan-Tanrı, insan-insan ilişkilerini hem de komşuluk, akrabalık, aynı topluluğa üyelik gibi dayanışma ağlarını tanımlamaktadır. Tam da bu sebeple, bugünden bakıldığında üzerinde tartışılan dayanışma ağlarının çökerek insanın yalnızlaşmasının dayandığı noktaları görebiliriz.
Batı dışı toplumlarda modernleşme, ister istemez o ülkelerin kendi koşulları çerçevesinde bir değişim seyri izlemiştir. Modernleşmenin Avrupa’da ortaya çıkışı ve gelişiminde itibaren diğer ülkelerde yavaş bir seyir izlemesi, biraz da iddiaları ve yarattığı kırılma alanlarının fazlalığı sebebiyledir.
Osmanlı’dan başlayan modernleşme seyri, kendi içinde farklı temalara referansla bu kırılmaların analiz edilebileceği farklı alanları bize gösterir. Ancak konumuz olan bireyselleşme açısından düşündüğümüzde, 1980’lere kadar “birey” kavramlarının tezahürlerini izleyebileceğimiz toplumsal donelerin fazlaca kristalize olmadığı tespit edilebilir. Hatta kolektivitenin resmi ve gayrı resmi şekillerde sürekli vurgu konusu yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu dönem Fransız İhtilali ve Sanayileşme devrimini yaşamış Fransa’da Durkheim’ın temel endişeleri ve tezlerinin Türkiye’de Ziya Gökalp üzerinden dile getirildiği bir zaman dilimidir. Nitekim 19. Yüzyılın sonu ve 20. Yüzyılın başında ciddi ve sürekli savaşlar yaşamış ve bu çerçevede ekonomik, sosyal ve siyasal anlamda tekrar toparlanmaya çalışan bir toplumun ihtiyacı da “kolektivite” ve türevleri tezlerle sağlanmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda Prens Sabahattin’in “Türkiye Nasıl Kurtarılabilir?” eseri çerçevesinde sunduğu “adem-i merkeziyet” ve “teşebbüs-i şahsi” şeklinde kavramsallaştırılmış liberal fikirlerin niçin karşılık bulmadığı da anlaşılabilir.
Ayrıca 1980’lere kadar geniş aile, tarım, ekonomik ve sosyal koşullar kolektiviteye daha çok zemin sağlamışlardır. !950’lerde başlayan şehre göç süreci, 1980’lere kadar henüz bireyselleşme açısından bir çıktı da üretmemiştir.