“Bilgi” sözkonusu olduğunda ona dair konuşulması gereken sorunlar oldukça çeşitlenmiş görünmektedir. Bilginin çoğu zaman dönüştürücü gücü, insana dışsal olduğu kadar içsel bir boyut da taşımaktadır. Fakat bu dönüştürücülük “farkındalık” olmaksızın gerçekleştiğinde derin bir zihni sömürgeleştirmeyi de işletmektedir.
Bugün bilgi bağlamında en temel sorunların başında bilgide Batı perspektifinin egemenliği gelmektedir. Bunun bariz göstergelerinden birisi de Batı’da gelişen sosyal bilim anlayışı, akademi, üniversite ve bunlara bağlı olarak yayım yapan dergilerdir. Batı dünyası tarafından oluşturulan indexler, bu indexlerin derecelendirilmesi, bu dergilerde yayın yapma zorunluluğunun giderek Batı dışı üniversitelerde zorunlu hale getirilmesi. Burada oluşan döngü ve Batı dışı toplumları üzerine geliştirilen egemenlik üzerine Türkiye akademisyenleri de oldukça teferruatlı sözler söyleyeceklerdir.
Bu durum belirli bir perspektifin egemenliğine vererek bilgiyi bir “credo” ve buna bağlı “rant”a dönüştürmektedir. Bir başka deyişle, Batı dünyasının bilgiye dair bütün dispozitifleriyle yarattığı bir bütünlük vardır. Aslında “değer” bağımlı olan bilgi ve onun üniversite, enstitü, dergiler, projeler vb. dispozitifleri yarattıkları içerikleri onaylayan bir bilgi üretimini teşvik etmektedirler.
Batı’nın kendi içinde ürettiği üniversite, enstitü, sivil bilgi üretimi, dergi ve projeler elbette kendi ihtiyaçları doğrultusunda işlev gördükleri gibi, devletlerinin diğer ülkelerle ilgili politika ve strateji üretmelerini de sağlamaktadır. Batı’nın geliştirdiği medeniyet çerçevesinde tüm bunlar gidilen yolun uğrak noktalarıdır. Kaldı ki Bourdieu “Bilginin Toplumsal Kullanımları” açısından oluşan sorunlara geniş boyutlu dikkat çekmektedir. Nitekim sermayenin üniversite ile ilişkisi sonucu oluşturulan “hakikat” genel geçer ve objektif olarak takdim edilebilmektedir.
Fakat sorun Batı dışı toplumlar açısından daha da çeşitlenmiş görünmektedir. Bir kere Batı dışı toplumların ve bu arada müslüman toplumların en temel handikapı Batılı teorilerle kendi toplumlarını açıklamaya çalışmalarıdır. Özellikle sosyal bilimler söz konusu olduğunda bu teorilerin hakimiyeti daha baskın olarak ortaya çıkmaktadır. Fakat müslüman toplumlarda entelektüeller bu durumun henüz yeterince farkına varmış değildirler.
Modernitenin ortaya çıkışının ardından sosyal bilimler Batılı toplumların yeni duruma adaptasyonu için işlevler yüklenmiştir. Söz gelimi; Durkheim 17 yıl pedagoji kürsüsünün başında bulunmuş ve bu süre zarfında dinin merkezi bir öge olmaktan çıkmasının ardından Fransa toplumunda toplumsal bütünleşmenin nasıl sağlanacağı sorusuna cevap aramıştır. Sosyolojinin erken zamanlarında ortaya konulan birçok teorinin Batılı perspektif ve yaşam koşulları ile yakın bağlantısı görülmelidir. Müslüman toplumlar ise henüz kendi tarihsel ve toplumsal teorilerini ortaya koyabilmiş değildirler. Sosyal bilim alanında yap(tır)ılan tezlere bakıldığında bu teorilere dayalı okumaların baskın olduğu görülecektir. Bu ise bir bilme biçiminin bir yaşam tarzının diğeri üzerindeki egemenliği anlamına gelmektedir.
Diğer yandan müslüman toplumların kendi sorunlarını merkeze alan entelektüel tartışmalara ihtiyacı bulunmaktadır. Bu minvalde Batı’da varolan içerik ve perspektiflerin aktarma yapıldığı görülmektedir. Özellikle dergiler için belirlenen nitelikler ile projelerin içerikleri daha bariz örnekleri oluşturmaktadır. Bu anlamda dergiler daha çok akademik hayatın işleyişi ve akademisyenlerin yükselişi için işlevsel hale gelirken, Avrupa Birliği türü projeler ise batılı perspektifi öncelemektedir. Dolayısıyla bu bilgisel dolaşım ağında farklı tezlerin kendisini ifadesi çok mümkün olamamaktadır.
Bu minvalde “kendi” üzerine yeniden düşünme, kendi teorisini oluşturma ve entelektüel tartışmalara ihtiyacımız bulunmaktadır.