Bazı isimler vardır; aradan yüzyıllar geçse de hayatları, sözleri ve duruşlarıyla insanın zihninde yaşamaya devam eder. Onları yalnızca tarih kitaplarının sayfalarında okumaz, kendi çağımızın meseleleriyle birlikte düşünürüz. Çünkü onların hayatında, bugün sormaktan kaçındığımız soruların izleri vardır. Ebû Zer el-Gıfârî de böyle bir şahsiyettir.

Ebû Zer’i anlamak, yalnızca söylediği sözleri hatırlamakla mümkün değildir. O sözlerin hangi arayışların ardından ortaya çıktığını, nasıl bir hayatın içinden süzüldüğünü ve hangi sorumluluklarla birlikte taşındığını da düşünmek gerekir. Çünkü insanın hakikate ulaşması, çoğu zaman bir anda tamamlanan bir yolculuk değildir. Bazen bir karşılaşma, bazen yaşanan bir olay, bazen de insanın kendi vicdanında duyduğu bir sızı, onu alıştığı hayatı sorgulamaya yöneltir.

Cündeb, Gıfâr çöllerinde yetişmiş genç bir insandır. Kabile gelenekleri, çölün sert şartları ve kervan yollarında kazanılan hayat tecrübesi onun dünyasını şekillendirmiştir. O, içinde büyüyen soruların peşinden gitmektedir. Allah Resûlü’nün huzurunda karşılaştığı hakikat, onun dünyaya bakışını değiştirir. Fakat iman, geçmişi bir anda silen bir kopuş değildir. Ailesini, kabilesini, alışkanlıklarını ve yaşadığı hayatın izlerini beraberinde taşır. Hakikati bulmak, onun için geçmişinden kaçmak değil, geçmişiyle yüzleşmek anlamına gelir.

Ebû Zer’in servet ve güç karşısındaki tavrı, kendi döneminin tarihî ve toplumsal şartları içinde değerlendirilmelidir. Onu yalnızca bugünün kavramlarıyla açıklamak, yaşadığı çağın gerçekliğini gözden kaçırabilir. Bununla birlikte, onun hayatı bugün de insanın servetle ilişkisini, adalet karşısındaki sorumluluğunu ve vicdanının sesine ne kadar kulak verdiğini sorgulamasına imkân tanır.

Gıfâr’dan Mekke’ye, Medine’den Şam’a ve Rebeze’nin sessizliğine uzanan yol, yalnızca coğrafi bir yolculuk değildir. Bu güzergâh, insanın kendi içindeki dönüşümünü de yansıtır. Cündeb ile Ebû Zer arasındaki mesafe, bir isim değişikliğinden çok daha fazlasıdır. Bu mesafe, insanın alışkanlıklarından sıyrılarak hakikatin sorumluluğuna ulaşma çabasıdır.

Ebû Zer’i yalnızca sözleriyle ve itirazlarıyla hatırlamak da eksik olur. Onun hayatında sadakat, yalnızlık, özlem ve insanî duygular da vardır. Tarihî şahsiyetleri insanî yönleriyle birlikte düşünmek, onları daha yakından anlamamıza yardımcı olur. Çünkü hakikati savunan insanlar da korkuları, bağlılıkları ve iç hesaplaşmaları olan insanlardır.

Bugün Ebû Zer’in hayatına baktığımızda, kendimize yöneltebileceğimiz sorularla karşılaşırız. Gücün karşısında adaleti savunabiliyor muyuz? Kendi çıkarlarımızla başkalarının hakkı çatıştığında nasıl davranıyoruz? Kalabalıkların içinde susmak bize ne kazandırıyor, bizden ne götürüyor? Belki de Ebû Zer’in hikâyesini önemli kılan, bu soruların hiçbir çağda bütünüyle ortadan kalkmamasıdır. Onun hayatı, geçmişte tamamlanmış bir hikâye olmanın ötesinde, insanın vicdanıyla kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmesine vesile olur.

Hakikati gördüğümüzde, onun gerektirdiği sorumluluğu taşımaya hazır mıyız; yoksa susarak kendimizi koruduğumuzu düşünürken vicdanımızı mı kaybediyoruz?

Bu soruya cevabım “Yazıyorum” olur.