Kültür üreten bir varlık olarak insan, tarih boyunca tabiat ile kültür arasındaki gerilimi yaşamıştır ve bugün bu gerilim ciddi boyutlara ulaşmış durumdadır. Elbette kültür insanın geçmişten bugüne hayatını devam ettirmesinde bir yol haritası olarak işlev görmektedir. Fakat bir noktadan sonra insanın farkındalığını zayıflatan, hayatı alışkanlık haline getiren ve tabiatı (buraya insan fıtratı anlamında tabiat da dahildir) maskeleyen boyutlara ulaşabilmektedir.

Kültür insanın maddi ve manevi olarak ürettiği tüm birikimlerdir ki, aynı zamanda karşılaştığı sorunlara bu birikimleri ve geliştirdiği perspektif ile çözümleri ifade etmektedir. Buna göre insanın evindeki eşyalar, ilişki usul ve üslupları, gündelik hayatta geliştirdiği pratikler kültürel birikimleri yansıtmaktadır. Bugün gelinen noktada ise teknolojiden gündelik hayata dair kültürün insanı yoğun kuşatması son kertede amacından saparak insanı eşya karşısında bağımlı kılmaktadır. Meselâ; bugün tüketim bu bağımlılıkların başında gelmektedir. Bu ise travmatik bir yabancılaşmayı birlikte getirmektedir.

Modern zamanlara doğru yol alırken “tabiat”, yeni paradigmanın inşasında anahtar bir kavram olmuştur. Premodern dönemin paradigmasını aşmak üzere tabiat bir anlamda yeniden insana sıfır noktası oluşturabilmek için inşa edilmiş görünmektedir. Bu bağlamda “tabii din”, “tabii hukuk” vb. kavramlar buna dair örnekler olarak verilebilir. Aslında kilise üzerinden inşa edilen Hıristiyanlık anlayışının insan ile Tanrı ve tabiat arasındaki mesafeleri açması sonucu, tabii din yeniden tabiat (ki ilksel bir form olarak görülmüştür) üzerinden bir dini inşayı ifade etmektedir. Aslında bu yönelim oluşan yabancılaşmayı aşmak ve insanı yeniden tabiatla buluşturma çabasıdır bir anlamda. Tabii hukuk da tabiata bakarak insan hayatındaki ilksel ilkelerin tespiti üzerinden insan ve dünya ilişkisini kurmaya çalışmaktadır.

Hegel de tabiat ve kültür arasındaki gerilime değinmektedir. Ona göre insan tabiatı aşarak kültür aşamasına geçmektedir. Esasen insan tabiatı kaybetmediği sürece (dış dünyada tabiat ve içsel tabiat olarak fıtrat) kültür ile ilişkisinde belirli bir denge kurabilmesi söz konusu olabilir. Zira tabiatı kaybetmedikçe ürettiklerinin (kültür) yeniden kendi üzerine dönmesi insanın kendisi ve hakikatle ilişkisini de değiştirmektedir. Doğrusu felsefe tarihine bakıldığında, filozofların her seferinde “hakikat nedir?” sorusuna geri dönmelerini de yine tabiat açısından okumak mümkündür.

Stoacı felsefeyi bu noktada tekrar hatırlayabiliriz. Kendi içinde farklılaşmaları ve farklı görüşleri olmakla birlikte stoacı felsefeyi iki önemli formülasyon ile ifade edebileceğimizi düşünmekteyim. Birincisi, tabiatla uyum; ikincisi ise, gösterişsiz ya da moda tabiriyle minimalist yaşam. Zaten ikisi de birbirini destekleyen unsurlar olarak okunabilir.

Yabancılaşma insanın özü (kendisi) ile arasına giren her öge üzerinden gerçekleşir. Bu sebeple insan için tabiat her bakımdan bir başlangıç ve aslında sürekli bir sorgulama noktası olmalıdır. İnsanlar bugün belirli rutinleri (kültür haline gelmiş davranışları) moda olarak yerine getirirken kendilerini (tabiatı) kaybetmektedirler. Bu ise bir müddet sonra insanın dünyaya şaşı olarak bakmasını sonuçlamaktadır. Dikkat edilirse tabiata olan mesafe arttıkça gıdadan insana kadar sorunlar da travmatikleşmektedir. Dünya daha sentetik hale gelmektedir.

Minimalist yaşam da bir moda haline getirilmeye çalışılıyor. Dinler zaten peygamberler aracılığıyla dünyada mütevazi yaşamın örnekliğini sunmaktadırlar. Dolayısıyla insanlık yeniden kendisine gelmelidir.