İnsanlık tarihi boyunca insan, kendi varoluşunun anlamını başkasının sözünde aradı. Bilmediği zamanlarda bir rehbere, korktuğunda bir güvenceye, belirsizlik karşısında kesin bir sese ihtiyaç duydu. Bu arayış anlaşılabilir bir insani ihtiyaçtır. İnsan dünyaya hazır bir anlamla gelmez. Ölümün, acının, adaletsizliğin ve geleceğin belirsizliğiyle karşılaşır. Bu nedenle kendisinden daha fazla bildiğine inandığı kişilere yönelir. Fakat burada önemli bir ayrım vardır: Bir insanın başka bir insandan öğrenmeye ihtiyaç duyması ile hayatının nihai anlamını ve ahlaki yönünü başka bir insana teslim etmesi aynı şey değildir.

İnsanın tarihsel gelişimi, bu ayrımın neden önemli olduğunu gösterir. Bir zamanlar doğanın sırları karşısında çaresiz olan insan, zamanla gözlemlemeyi, deney yapmayı ve soru sormayı öğrendi. Dünyayı anlamak için artık yalnızca kendisine sunulan açıklamalarla yetinmedi. Merak etti. Şüphe etti. Yanıldı. Yeniden denedi. Bilginin otoriteden değil, araştırmadan doğabileceğini keşfetti. Bu dönüşüm yalnızca bilimsel bir ilerleme değildi. Aynı zamanda insanın kendisine bakışında meydana gelen büyük bir değişimdi. İnsan, hakikatin pasif alıcısı olmaktan çıkıp onun araştırıcısı olabileceğini fark etti.

Aynı durum ahlak için de geçerlidir. Ahlaki davranabilmek için insanın dışarıdan değişmez ve kusursuz bir örneğe bağımlı olması zorunlu değildir. İnsan başkasının acısını anlayabilir. Empati kurabilir. Adalet duygusunu geliştirebilir. Bir davranışın başkasına verdiği zararı görebilir. Yaşadığı deneyimlerden öğrenebilir. Başkalarının deneyimlerini dinleyebilir. Ahlakın önemli bir bölümü zaten bu karşılaşmalardan doğar. İnsan, başka insanların yüzünde kendi kırılganlığını görür. Başkasının özgürlüğünü tanıdığında kendi özgürlüğünün sınırlarını da kavrar.

Bu nedenle ahlakın kaynağını yalnızca dışarıdaki mutlak bir otoritede aramak, insanın ahlaki kapasitesini gereğinden fazla küçümsemektir. İnsan elbette yanılabilir. Vicdanı her zaman doğru çalışmayabilir. Toplum tarafından biçimlendirilmiş önyargıları olabilir. İktidar ilişkilerinden etkilenebilir. Fakat bütün bunlar insanın ahlaki özerkliğini ortadan kaldırmaz. Tam tersine, ahlaki gelişimin kendisi insanın kendi yargısını sürekli olarak sınamasını gerektirir.

Burada modern insan anlayışının önemli bir noktası ortaya çıkar: İnsan tamamlanmış bir varlık değildir. Oluş halinde olan bir varlıktır. Kendi düşüncelerini değiştirebilir. Yanlışlarını fark edebilir. Başkalarından öğrenebilir. Kendi geçmişine eleştirel biçimde bakabilir. Bu nedenle insanın ahlaki değeri kusursuz olmasında değil, kendisini geliştirme kapasitesinde bulunur. Kusursuz bir örneğe ihtiyaç duyma arzusu ise bazen bu gelişme imkânını zayıflatır. İnsan kendisini geliştirmek yerine hazır bir mükemmellik modelini taklit etmeye başlayabilir.

Buradaki sorun yalnızca psikolojik değildir. Aynı zamanda siyasaldır. İnsanların kendi akıllarıyla karar vermek yerine belirli bir otoritenin ne düşündüğünü öğrenmeye alışması, yönetilebilir bir toplum yaratır. Otorite yalnızca neyin doğru olduğunu söylemez; zamanla neyin düşünülebileceğini de belirlemeye başlar. Böylece bilgi ile itaat birbirine yaklaşır. Kendi kararını veren birey ile kendisine verilen kararı uygulayan birey arasındaki fark giderek büyür.

İnsan özgürlüğünün anlamı tam da burada ortaya çıkar. Özgürlük, insanın hiçbir rehbere ihtiyaç duymaması değildir. İnsanlardan öğrenmek özgürlüğe aykırı değildir. Bir öğretmenden, bir düşünürden, bir kitaptan veya geçmişin deneyimlerinden yararlanmak insanı küçültmez. Önemli olan öğrenmenin teslimiyete dönüşmemesidir. İnsan başkasının düşüncesini anlayabilir fakat onu kendi düşüncesi haline getirmek zorunda değildir. Bir fikre saygı duyabilir fakat onu sorgulanamaz hale getirmemelidir.

İnsanın kendi yolunu bulabilmesi, kendi başına her şeyi bileceği anlamına gelmez. Tam tersine, kendi sınırlarını bilmesini gerektirir. “Bilmiyorum” diyebilmek, entelektüel özgürlüğün başlangıcıdır. Bilmediğini kabul eden insan araştırabilir. Yanılabileceğini kabul eden insan eleştiriye açık kalır. Kesinliğe sahip olmadığını kabul eden insan başkasının mutlak otoritesine daha az ihtiyaç duyar.

Belki de insanın en büyük kazanımı, kendisine dışarılardan ve ötelerden hazır bir hayat reçetesi verilmesini beklemek yerine kendi dünyasını kurabileceğini fark etmesidir. Anlam keşfedilecek sabit bir nesne olmak zorunda değildir. İnsan anlamı ilişkilerinde, emeğinde, sevgisinde, düşüncesinde ve başkalarıyla kurduğu ortak dünyada oluşturabilir. Ahlak da yalnızca emredilen davranışlardan ibaret değildir. Başkasının özgürlüğünü ve acısını dikkate alan sürekli bir muhakeme sürecidir.

Bu bakımdan insanın ihtiyacı mutlak bir aracıya değil, kendi aklını geliştirebileceği özgür bir dünyaya daha yakındır. İnsanların birbirlerinden öğrenmesi gerekir; fakat hiçbir insan başka bir insanın vicdanının, aklının ve varoluşunun yerine geçmemelidir. İnsanı insan yapan şey, yalnızca kendisine verilen cevapları taşıması değil, soru sorabilmesidir.

İnsan kendi yolunu bulabilir. Bunu yapabilmesinin nedeni her şeyi bilmesi değildir. Yanılabileceğini bilmesine rağmen düşünmeye devam etmesidir. Başkasının deneyiminden yararlanırken kendi sorumluluğunu korumasıdır. Kesinlik ararken özgürlüğünü feda etmemesidir. Belki de olgunluk, insanın artık kendisi adına nihai bir otorite aramaktan vazgeçip başkalarıyla birlikte düşünmeyi öğrenmesidir. İnsanın gerçek rehberi, tek bir kişinin sözü değil, aklın, deneyimin, vicdanın, karşılaşmanın ve sürekli sorgulamanın birlikte oluşturduğu canlı dünyadır.