İnsan, kendisiyle ilgili en eski korkularından birini hiçbir zaman bütünüyle yenemedi: Kendi başına yeterli olmayabileceği korkusunu. Dünyaya geldiğinde savunmasız olduğunu gördü; hastalandığını, yaşlandığını ve öldüğünü fark etti. Evrenin büyüklüğü karşısında ne kadar küçük olduğunu anladı. Bilgisinin sınırlı olduğunu, geleceği göremediğini ve hayatını bütünüyle kontrol edemediğini deneyimledi. Bütün bunlardan sonra insanın önünde iki yol vardı. Ya kendi sınırlılıklarıyla yaşamayı ve bu sınırlılıklar içinde kendi hayatını kurmayı öğrenecekti ya da kendi eksikliğini kendisinden daha büyük bir varlığın varlığıyla telafi etmeye çalışacaktı. İnsanlık tarihinin önemli bir bölümü ikinci yolun hikâyesidir.

İnsan kendi güçsüzlüğü karşısında mutlak gücü, kendi bilgisizliği karşısında mutlak bilgiyi, kendi ölümü karşısında ölümsüzlüğü düşündü. Hayatında karşılaştığı belirsizlikleri değişmez hakikatlerle, korkularını kesin güvencelerle, yalnızlığını kendisini her an gören ve bilen kurgular fikriyle aşmaya çalıştı. Kendini tamamlanmamış hissettiği yerde tamamlanmış bir varlık tasarladı. Kendi hayatının belirsizliğinden korktuğunda değişmez bir kader aradı. Kendi kararlarının sorumluluğunu taşımakta zorlandığında iradesini daha büyük bir iradeye teslim etti. İnsanüstü olanın tarihi, biraz da insanın kendi hayatını taşımanın ağırlığından kaçışının tarihidir.

Ben insanın çözümünü insanüstüne dönüşte ve yönelişte görmüyorum. İnsanın sorunu insan olması değildir. İnsan olmak bir düşüş, bir ceza ya da aşılması gereken eksik bir varoluş biçimi değildir. İnsan sonludur, fakat sonluluğu onu değersiz kılmaz. Ölümlüdür, fakat ölüm hayatını anlamsızlaştırmaz. Her şeyi bilemez, fakat bilgisinin sınırlı olması düşünmesini gereksiz hale getirmez. İnsan kusursuz değildir; zaten insanı ilginç, karmaşık ve yaratıcı yapan da kusursuz olmamasıdır.

İnsan bir sonuç değil, oluş halindeki bir varlıktır. Hayatı boyunca kendisini yeniden kurar. Geçmişiyle ilişkisini değiştirir, hatalarını yeniden değerlendirir, arzularını dönüştürür ve daha önce mümkün görmediği hayatların kapısını açabilir. İnsanın hayatı, önceden belirlenmiş bir özü gerçekleştirme hikâyesi değildir. İnsan yaşarken oluşur. Kim olduğunu hayatın başında bilmez; yaşadıkça kim olabileceğini keşfeder.İnsanın hayatı kendisine verilen koşullardan ibaret değildir. Özgürlük bütün koşullardan kurtulmak değildir; insanın sahip olduğu koşullarla ne yapacağını belirleme, onları dönüştürme ve kendisine yeni imkânlar açabilme kapasitesidir.

Bana göre insanın en büyük yanılgılarından biri, hayatındaki her boşluğu mutlaka doldurulması gereken bir eksiklik olarak görmesidir. İnsan belirsizliğe tahammül etmek istemez. Hayatın kendisi, kesinlik ile belirsizlik arasındaki bir gerilim içinde yaşanır.İnsan için asıl mesele kendisinden kaçmak değil, kendisiyle yaşayabilmeyi öğrenmektir. İnsan kendisiyle baş başa kaldığında karşısına mutlaka aşkın bir gerçekliğin çıkması gerekmez. Önce kendi hayatı çıkar karşısına. Yapmadıkları, yapamadıkları, korkuları, arzuları, cesaretleri ve korkaklıklarıyla karşılaşır. Bu karşılaşma her zaman rahatlatıcı değildir. İnsan bazen kendi hayatının sorumluluğunu taşımamak için kendisinden daha büyük güçlerin arkasına saklanır. Kaderin, tarihin, toplumun, metafiziğin ya da ideolojinin arkasına geçerek kendi seçimlerinin sorumluluğunu hafifletmek ister.

İnsanın özgürleşmesi, kendisini her türlü bağdan kurtarması anlamına gelmez. İnsan ilişkiler içinde yaşar. Başkalarına ihtiyaç duyar, sever, bağlanır, etkilenir ve birlikte değişir. İnsan tek başına kurulmuş bir ada değildir. Başkalarıyla yaşamakla kendi hayatının sorumluluğunu başkasına devretmek arasında önemli bir fark vardır. İnsan sevdiği insanlarla birlikte bir dünya kurabilir; fakat kendi yerine hiç kimse yaşayamaz.

İnsanın dünyaya karşı daha ciddi bir sorumluluk geliştirmesi için başka bir dünyaya değil, bu dünyanın biricikliğine inanması gerekir. Maneviyatı da insanın ve dünyanın dışına taşımaya gerek yoktur. İnsan bedeninden, duygularından ve ilişkilerinden kopmadan derinleşebilir. Sevmek manevi bir deneyimdir. Başka bir insanın acısını anlamak manevi bir deneyimdir. Bir çocuğun büyümesini izlemek, yaşlı bir insanın elini tutmak, bir dostla konuşmadan oturabilmek, bir kitabın içinde başka bir hayatla karşılaşmak ya da doğanın karşısında kendi küçüklüğünü hissetmek insan deneyiminin en derin biçimleri arasındadır. Bunların derin olabilmesi için mutlaka insanüstü bir kaynağa bağlanmaları gerekmez. Hayatın kendisi yeterince derindir.

İnsanlık tarihinin belki de yeni bir cesarete ihtiyacı var: İnsan olmaktan utanmama cesaretine. Kendimizi sürekli daha yüksek, daha saf, daha kutsal ve daha mükemmel bir varlığa dönüştürme arzusunu sorgulama cesaretine. İnsan melek, aziz, veli ve ya günahsız-mükemmel biri değildir. İnsan, melek olmaya çalıştığında çoğu zaman başka insanların hayatını cehenneme çevirebilir. İnsan adına konuştuğunu söyleyen mutlak doğruların tarihi, insanın özgürlüğünü sınırlayan otoritelerle doludur. İnsan kusurludur; fakat kusurlu olduğu için özgürlüğe ihtiyaç duyar. Hata yapabildiği için düşünmeye ihtiyaç duyar. Yanılabildiği için eleştiriye ihtiyaç duyar. Tamamlanmış olmadığı için öğrenebilir. Eksik olduğu için yaratabilir.

İnsan için çözüm insanüstüne dönüş değildir. İnsan, kendisini reddederek büyüyemez. İnsan, kendi hayatının anlamını başka bir iradeye teslim ederek özgürleşemez. İnsanın yapması gereken şey, insan olmanın bütün ağırlığını ve bütün imkânlarını kabul etmektir. Sonluluğumuzla yaşamak, ölümümüzü bilerek sevmek, hiçbir mutlak güvence olmadan karar vermek ve bize hazır olarak verilmiş bir anlamın bulunmadığı bir dünyada kendi hayatımıza anlam katmak, insanın ulaşabileceği en zor fakat en sahici özgürlüklerden biridir.Belki de artık sormamız gereken soru şudur: İnsan olmak neden yetmesin?İnsan olmanın kendisi zaten yeterince zor, yeterince derin ve yeterince büyük bir imkândır. İnsanın önündeki en büyük görev insanlıktan kurtulmak değil, henüz tamamlanmamış olan insanlığını yaratmaktır.