Savaşlar bazen bir ordunun sınırı geçmesiyle başlamaz. Bazen sınırın ötesinde kurulan ilk askerî mevzi, açılan yeni bir güvenlik koridoru ve “geçici” denilen bir askerî varlıkla başlar.
Suriye’nin güneyinde bugün yaşanan gelişmeleri tam da bu perspektiften okumak gerekiyor.
İsrail’in Suriye sahasındaki askerî hareketliliği artık yalnızca “İsrail Suriye’ye saldıracak mı?” sorusuyla açıklanabilecek kadar basit değildir. Asıl mesele, İsrail’in Suriye’nin güneyinde kendi güvenlik anlayışına uygun yeni bir coğrafi gerçeklik oluşturup oluşturmadığıdır.
Çünkü ortada yalnızca hava saldırıları ya da noktasal askerî operasyonlardan ibaret bir tablo bulunmamaktadır. Şeyh (Hermon) Dağı çevresinden Beyt Cinn Boğazı hattına, Kuneytra’dan güney Suriye kırsalına uzanan gelişmeler; askerî mevcudiyet, ileri gözetleme, erişim imkânı ve güvenlik alanlarının genişletilmesi ekseninde birlikte değerlendirildiğinde daha büyük bir stratejik dönüşüme işaret etmektedir. Kaynak çalışmada da vurgulandığı üzere, tek tek askerî mevzilerden doğrudan “kalıcı işgal kararı” sonucu çıkarmak doğru değildir; ancak tekrarlanan kara girişleri ile askerî altyapının birlikte ortaya çıkması, geçici operasyon ile süreklilik kazanan güvenlik düzenlemesi arasındaki çizgiyi giderek belirsizleştirmektedir.
Burada kritik kavram “alan hâkimiyeti”dir.
İsrail’in Suriye’de uzun yıllar uyguladığı MABAM yaklaşımı, tehdidin askerî kapasitesini sınırın ötesinde, çoğunlukla hava gücü ve istihbarata dayalı noktasal operasyonlarla aşındırmayı hedefliyordu. Bugün tartışılması gereken ise bunun bir adım ötesidir: Tehdidi yalnızca vurmak değil, tehdidin ortaya çıkabileceği coğrafyayı şekillendirmek.
İşte bu nedenle Beyt Cinn Boğazı yalnızca haritadaki küçük bir nokta değildir.
Hermon Dağı’nın eteklerinden Şam kırsalına açılan bu coğrafya, İsrail açısından güvenlik derinliği, erken uyarı, arazi hâkimiyeti ve Şam yönündeki ulaşım hatları bakımından daha geniş bir stratejik anlam taşımaktadır.
Dolayısıyla bugün Suriye’nin güneyinde değişen yalnızca askerî mevzilerin yeri değildir; güvenlik hattının kendisi değişmektedir.
Ve belki de asıl sorulması gereken soru tam olarak budur:
İsrail Golan’ı mı savunuyor, yoksa Golan’ın ötesinde yeni bir güvenlik sınırı mı inşa ediyor?
Bu sorunun cevabı, yalnızca İsrail-Suriye ilişkilerinin değil; Suriye’nin toprak bütünlüğünün, bölgesel güç dengelerinin ve Türkiye’nin güney güvenlik kuşağının geleceği açısından da belirleyici olacaktır.