Bir hukuk metninde bir çocuk birkaç kelimeye sığabiliyor.
Bir babanın masasında ise yıllarca yer tutabiliyor.
Avrupa Birliği Konseyi, 1 Ekim'de dönüş kurallarına ilişkin yeni düzenlemeye nihai onayı verdi. Üçüncü ülkelerde kurulabilecek dönüş merkezlerine ilişkin anlaşma ve düzenlemelerin kapsamı dışında refakatsiz çocuklar bırakıldı.
Hukukun birkaç kelimeyle tarif ettiği bu çocuk meselesi, insan hayatında çok daha geniş bir karşılığa sahip.
O gün benim masamda da küçük bir ametist duruyordu.
Avuç içinden biraz büyük. Mor kristal uçlarından bazıları gümüş rengine boyanmış. Üzerine küçük pullar, vidalar ve somunlarla şekiller verilmiş. Birkaç parça eğri kalmış, boya taşın kenarlarına taşmış.
Taşı yapan çocuk, babasını yeni kaybetmişti.
Babalar Günü için babasına bir hediye hazırlamıştı. Elindeki birkaç parçayla bu taşı süslemişti. Babası artık hayatta değildi. Taş daha sonra bana ulaştı.
Yıllardır masamda.
İnsan hakkında hüküm verirken gözümüz çoğu zaman eksiğe çevriliyor.
Nesi yok?
Neyi tamamlaması gerekiyor?
Başkasında bulunan hangi şey onda bulunmuyor?
Freud'un kadınlık üzerine kurduğu açıklamaların tartışmalı yanı da burada beliriyor. Kız çocuğunun erkek çocukta gördüğü anatomik farkı bir yoksunluk olarak yaşayabileceğini ileri sürdü; bu yaklaşım psikanalizde "fallus hasedi" olarak tartışıldı. Freud'un kurduğu çerçevede erkek çocuk, erkeğin sahip olduğu düşünülen şeyin devamı gibi okunabilirken, kız çocuğunun ileride çocuk sahibi olma arzusu da yaşandığı varsayılan yoksunluğun telafisine bağlanabiliyordu.
Karen Horney, kadınlığı erkeği ölçü kabul ederek açıklayan bu yaklaşımın karşısında durdu.
Bugün Freud'un bu görüşlerini tarihsel bir düşünce olarak okuyabiliriz. Onları biyolojik bir gerçeklik gibi kabul edemeyiz. Erkek çocuk babasının fallusunun uzantısı, kız çocuk annesinin kadınlığının devamı değildir. Bir çocuğun varlığı, anne ya da babanın herhangi bir eksiğinin karşılığı olarak açıklanamaz.
Burada eski bir kavramın isabeti beliriyor: kıyas-ı fâsit.
Geçersiz bir benzerliği ölçü kabul ederek hüküm vermek.
Kadını erkeğe, çocuğu yetişkine göre tarttığımızda da aynı yanılgıya düşeriz.
Çocuk, ileride tamamlanacak bir insan değildir.
Kendi başına bir insandır.
Sevgisi vardır. Merakı vardır. Korkusu vardır. Babasına hazırladığı o küçük taş da onun hayatında gerçek bir yer tutar.
Taşın eğri kalan parçalarına yıllardır dokunmuyorum.
Çünkü o eğrilikler artık bir kusur gibi görünmüyor. Taşın hikâyesine karışmış ayrıntılar olarak duruyor.
Bir çocuğun yaptığı hediyeyi bir ustanın yaptığı eşya gibi değerlendiremeyiz. Burada başka bir ölçü vardır: Elin becerisinden önce, o eli harekete geçiren duyguyu görmek.
"Refakatsiz" kelimesi de burada önem kazanıyor.
Hukuk bakımından bir durumu tarif ediyor: Çocuğun yanında ona eşlik eden bir yetişkin yok.
Çocuğun kendisinde bir eksiklik bulunduğunu söylemiyor.
Bir insanı tarif eden kelime ile o insanın kendisi aynı şey değildir.
Hukuk bir sınır çizer.
Hayat o sınırın içinde bir yüz, bir ses, bir el, bir hatıra taşır.
Benim masamdaki ametist de öyle.
Mor kristaller ışığı hâlâ tutuyor.
Gümüş boya bazı kenarlarda hâlâ taşıyor.
Küçük vidalardan biri hâlâ biraz eğri.
Yıllar geçti. O taş hâlâ masamda.
Çünkü bazı şeyler yer kapladığı için değil, birinin sevgisini taşıdığı için saklanır.