Hatay’ın bereketli topraklarında, narenciye çiçeklerinin rayihası o sabah tuhaf bir kokuyla kesildi. Göğün sinesinden kopup gelen soğumuş bir metal parçası, toprağın bağrına usulca saplandı. Çiftçi, elindeki çapayı bırakıp başını yukarı kaldırdığında, bir yıkıma değil; gökyüzünde kazanılan ödünç bir sükûnetin yeryüzüne düşen faturasına bakıyordu. İttifakın savunma sistemi çalışmış, sınır ötesinden kalkan tehdit havada erimiş, o yabancı kalkan görevini layıkıyla ifa etmişti.

Buna sevinmek, görünürde derin ve huzurlu bir nefes almak elbette hakkımızdır. Lakin toprağı yaran o demir, zihinlerde bambaşka bir tefekkürü tetikledi. Dünya edebiyatının asırlık metinlerinde yankılanan o kadim ıstıraba uzandık: İnsanın, kendisini koruyan ama tam da bu yüzden ufkunu daraltan o ezici vesayetten sıyrılma erdemi.

Klasik eserlerde kahramanı esirgeyen fakat gölgesiyle onu boğan ağır bir himaye figürü vardır. Bir aklın kendi hakikatini inşa edebilmesi için, o konforlu dehlizden çıkıp kendi semasına kanat çırpması şarttır. Bu bir isyan ateşi değil; fıtri bir tekâmül, ertelenemez bir rüşt ispatıdır.

İşte Türkiye'nin savunma ve ekonomi mimarisinde yaşadığı büyük dönüşüm, tam da bu tekâmülün devlet aklındaki yansımasıdır.

Yarım asırdır teknolojik şemsiyesine sığındığımız küresel nizam, ilk bakışta kalkan vazifesi görür. Hakikatte ise kendi gök kubbemizi mühürlememizi sessizce tehir etmiştir. Sınırlarımızın hemen ötesinde yaşananlar, güç mücadelelerinin ve savaşın o merhametsiz yüzünü her gün yeni bir acıyla gösteriyor. Birleşmiş Milletler raporlarına yansıyan o kahredici tabloya göre; komşu coğrafyada bir okulun isabet almasıyla 165 masum yavrunun feryadı arşa yükseldi. Çatışmaların ve küresel dengelerin getirdiği bu ağır fatura, kriz anlarında kendi semasını koruyamayan bölge halklarının nasıl bir trajediyle yüzleştiğini acı bir şekilde kanıtlıyor.

Kendi hava sahasının anahtarını başkasının cebinde unutanların, kriz anlarında ne kadar aciz düşeceğini tarih kanla yazılmış sayfalarla anlatmaktadır. Dörtyol'a düşen o şarapnel, topraktan ziyade idrakimize saplanmış ve şu sarsıcı sırrı fısıldamıştır: Emanet bir göğün altında güvendesin ama o kalkanı tutan el senin değil.

Bugün aynı şiraze kaybını, küresel ekonominin sarsılan zemininde de müşahede ediyoruz. Hürmüz Boğazı'nda düğümlenen rotalar ve şahlanan enerji maliyetleri kapıdaki krizin habercisidir. Öte yandan veri setleri sarsıcı bir anomaliyi fısıldıyor: Doğudaki merkez bankaları sessizce devasa altın stokları yığıyor. Küresel aktörler, yaklaşan fırtınalara karşı kendi tedarik zincirlerini sağlama alma telaşında.

Büyük güçler kan üzerinden kendi silo ambarlarını doldururken, bizim gayemiz yeni cepheler açıp dış dünyayla kılıç tokuşturmak veya husumet üretmek değildir. Bilakis, kadim kıssadaki Yusuf Peygamber'in ferasetiyle hareket edip, başkasının buğdayına muhtaç kalmadan kendi hasadımızı kendi ambarımızda güvenle tutmaktır.

Tam bu hakikat durağında, insanın içine sızan o efsunlu rehavet seslenir: "Milyarlarca lirayı SİPER’e, HİSAR’a yatırmaya, kendi finansal mimarimizi kurmak için yorulmaya ne hacet? İşte müttefik şemsiyesi işliyor, krizler kayıpsız atlatılıyor."

İlk duyuşta ne kadar da cazip ve masrafsız bir mazeret...

Halbuki tarih şahittir ki; başkasının kılıcıyla kurulan sükûnet kalıcı bir hürriyet değil, sadece vadesi meçhul bir mühlettir. İthal akla ve elden düşme sistemlere sırtını dayayan koca kıtaların, ilk jeopolitik sarsıntıda nasıl felç geçirdiğini tüm cihan dehşetle izlemedi mi?

Olayların dış yüzündeki gürültüden sıyrılıp, özündeki asıl mesaja odaklanmak elzemdir. Küresel krizlerin ve havada çarpışan füzelerin o sağır edici gürültüsüne karşı, milletçe hangi duruşu sergilemeliyiz? Tam bu idrak eşiğinde, Sayın İbrahim Kalın’ın o derinlikli tespiti, asırlık yürüyüşümüzün felsefesini tek cümlede özetler: "Sesini değil, sözünü yükselt. Ve hatırla: Önce söz vardı."

Hakiki devlet aklı gayet iyi bilir ki; diplomasinin masasında o "sözün" özgül ağırlığı, hamasi bağırtılarla veya emanet kalkanların gölgesiyle değil, bizzat inşa ettiğin çatının çelik iradesiyle ölçülür.

Nitekim Sayın Cumhurbaşkanı'nın dünkü o net şerhi, bu felsefenin sahaya yansıyan sarsılmaz bir irade beyanıdır: "Bu topraklarda huzur içinde yaşamak istiyorsak, caydırıcılığımızı sürekli artırmak zorundayız." Önümüzdeki çeyrek asrın nizamı, türbülans anlarında ittifak şemsiyesinin altına saklananları affetmeyecektir. Siber sahadan uzaya, enerjiden finansa kadar kendi ekosistemini yerli dokusuyla mühürleyen oyun kurucular hayatta kalacaktır.

Emanet gölgelerin devri kapanmıştır. Türkiye’nin yegâne menzili; sarsılmaz bir caydırıcılık zırhı kuşanarak bölgesel barışı tahkim etmek, masumların üzerine yağan ateşi sınırlarından uzak tutup bu yaralı coğrafyayı bir selamet yurduna dönüştürmektir.

Kalıcı hürriyet, fırtınanın geçmesini bekleyenlerin değil; o fırtınayı dindirecek kendi hakikat sözünü bugünden sessiz, derinden ve tavizsiz bileyenlerin nasibi olacaktır.