ABD Adalet Bakanlığı’nın yoğun siyasi baskılar altında kamuoyuna açıklamak zorunda kaldığı milyonlarca sayfayı aşan belgeler yığını, 180 binden fazla fotoğraf ve iki bini aşkın video kaydı, bu karanlık ağın derinliğini ve küresel boyutlarını gözler önüne serdi. Ortada olan, sadece sapıkça planlanan “seks trafiği” davası değildi. İnsanlık onurunun, sermaye, güç ve istihbarat mekanizmaları eliyle sistematik biçimde kurban edildiği bir çürüme tablosuyla karşı karşıya kalmıştık.
Epstein davası, parıltılı vitrinlerin ardında işleyen vahşi ve barbar bir düzenin ifşasıydı. Bu ifşaatla birlikte, Batı’nın yüzündeki sahte “aydınlanma” maskesi düştü; geriye modern barbarlığın ürkütücü iskeleti kaldı.
Yıllar önce bir hücrede “şüpheli” biçimde öldüğü iddia edilen bir adamın ardından açılan belgeler, artık tek başına bir adli vakayı değil; küresel sistemin ahlaki, siyasi ve istihbari çöküşünü bizlere anlatıyor. Bugün insanlık, sadece bir pedofili suçlusuyla değil; onu mümkün kılan, koruyan, besleyen ve gerektiğinde susturan bir dünya düzeniyle de kesin olarak tanışmış oldu.
Asıl ürkütücü olan ise vahşetin ulaştığı derinliktir. Bu derinlik, sıradan bir insanın hafsalasını zorlayacak, vicdanını paramparça edecek boyutlarda. Ortaya çıkan belgeler, sadece birkaç "sapkın zenginin" hedonist hikâyesini değil; binlerce çocuğun kaçırılmasını, üzerlerinde yapılan deneyleri, tecavüz görüntülerini ve küresel bir çocuk ticareti ağını da ortaya koymakta.
Dosyalar derinleştikçe şu soru daha yüksek sesle soruluyor: Bu adam kimdi ve neden bu kadar dokunulmazdı? Cevaplar rahatsız edici. Çünkü bu iğrenç tablo, Epstein’i münferit bir sapkın olmaktan çıkarıp, elitler arası bir şantaj ve nüfuz mekanizmasının merkezine yerleştiriyor. Epstein sadece bir kız-kadın tedarikçisi değildi. Aynı zamanda istihbarat dünyasında kurgulanan ve Orta Doğu merkezli operasyonlarda rol alan bir figürdü. Güçlü isimler, siyasiler, iş insanları, akademisyenler ve kanaat önderleri; “özel” adalarda, kapalı devre kamera sistemleri altında kayda alınmış. Her kayıt, ileride kullanılmak üzere arşivlenmiş. Bu model, klasik bir istihbarat şantaj mimarisini andırıyor. Karar vericileri susturmak, yönlendirmek ya da belirli politikalara razı etmek için kullanılan bir şantaj sistemi…
İsimler biliniyor, ilişkiler ifşa ediliyor; fakat halen adım atan, hesap sormayı konuşan yok. Prensler kenara çekiliyor, politikacılar “hatırlamıyorum” diyor, kurumlar dosyaları siyah bantlarla kapatıyor. ABD Adalet Bakanlığı’nın “mağdurları koruma” gerekçesiyle milyonlarca belgeyi saklaması, adaletin değil, sistemin korunması refleksi olarak okunuyor. Bu sessizlikten kimlerin yararlandığı sorusu ise aslında çok açık…
Batı dünyasında yalnızca siyasi olarak değil, ahlaki olarak da bir kaos yaşanıyor. Yüzyıllardır "medeniyet, insan hakları, kadının üstünlüğü ve çocuk hakları" ambalajıyla pazarlanan sözde uygarlık imajı, Jeffrey Epstein dosyalarının bir bir açılmasıyla tamamen çökmüş oldu. Tek dişi kalmış canavarın o sallanan dişi de artık yok.
Bugün esas mesele, yeni belgelerin açılıp açılmaması olarak görülmemeli… Konuya bir mahalle dedikoducusu refleksiyle yaklaşılmamalı. “Acaba daha neler var, kim kiminle ne yapmış” gibi meraklar bu sapkınların yolunu izlemek anlamına gelir. İnsanlığın bu çürüme karşısında ayağa kalkması gerekmekte… İnsanlar, onur ve değerini yeniden hatırlamalı, paylaşılanlar, anlatılanlar ve konuşulanlar için kendine gelip ayağa kalkmalı…
Epstein dosyası bir son değil, bir başlangıç olmalı. Güçlü olana her şeyin serbest görülebileceği bir anlayış zihinlerde yer etmemeli.
Bu arada, Batı’nın içine saplandığı bu derin ahlaki bataklık her geçen gün daha fazla görünür hale gelirken, aynı merkezlerin kamuoyunu başka yöne çekmek için devreye soktuğu “beşinci kol” faaliyetlerini de fark etmedik değil. Bir yanda Epstein dosyası patlamış, milyonlarca sayfalık belgeyle Batı’nın karanlık ve suçla iç içe geçmiş yüzü açığa çıkmışken; diğer yanda Afganistan yönetimi üzerinden “kölelik geri geldi, kız çocuklarının eğitimi yasaklandı” gibi resmî ve somut verilere dayanmayan iddialarla algı oluşturmaya çalışanların çırpınışlarını seyrettik.
Türkiye’deki seküler-faşizan çevrelerin sahadaki gerçekliği araştırmadan, başkalarının ürettiği söylemleri ısrarla tekrar etmeleri, eleştirel akıldan ziyade ideolojik şartlanmışlığın bir sonucu…
Onlar da biliyor ve bu sebeple endişe ediyorlar: İnsanlığın onuru, Batı’nın içi boş ve kanlı özgürlük sloganlarında değil, ilahi adaletin şaşmaz terazisinde... Hakikat güneşi karşısında tüm bu sahte ışıklar ve karanlık odaklar eninde sonunda eriyip gitmeye mahkûmdur. Gelecek, adaleti mülkün ve canın teminatı kılan inanç ve ahlak sahiplerinin omuzlarında yükselecektir.
Bu dünyada hesabı sorulamazsa bile, hiçbir servetin, hiçbir lobinin ve hiçbir istihbarat ağının geçmediği mutlak hesap günü, tüm bu mazlum çocukların hakkının alınacağı asıl adalet durağı olacaktır.