İzmir’in dağlarında çiçek açar mı, bilmem.
Ben sahilini bilirim.
Kordon’u bilirim. Akşamüstü denize karşı yürüyen insanları, Körfez’in üzerinde yavaşça değişen ışığı, sahilde yan yana duran masaları bilirim. Bir de denizin kokusunu bilirim. Şehrin kokusunun denizin kokusuna karıştığı günleri de...
İzmir bugün siyasi tarihinde daha önce karşılaşmadığı bir döneme giriyor.
Cemil Tugay’ın AK Parti’ye katılmasıyla, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı ilk kez AK Parti üyesi bir başkan tarafından yürütülüyor. Büyükşehir Belediye Meclisi’nin siyasi dengesi ise aynı anda değişmiş değil.
Bu ayrım, İzmir’in önündeki yeni dönemi anlamak bakımından önemli.
Çünkü şehirler yalnızca siyasi aidiyetlerle yönetilmez. Yetkinin nasıl kullanıldığı, kurumların nasıl çalıştığı ve alınan kararların insanların hayatına nasıl dokunduğu da siyasi tercihler kadar belirleyicidir.
İzmir’in önünde şimdi yeni bir imkân var.
Fakat imkân ile sonuç arasında her zaman uzun bir yol bulunur.
O yolun üzerinde Körfez var.
Kordon var.
Ulaşım var.
Temizlik var.
Esnaf var.
Akşam sahilinde oturan insan var.
Ve evet, bir akşam Kordon’da denize karşı yenilecek bir kalamar da var.
Çünkü bir şehir, yalnızca büyük projelerle değil, insanın gündelik hayatında hissettiği küçük ayrıntılarla da kendini anlatır.
Çöp zamanında alınır. Yol yapılır. Otobüs gelir. Sahil temiz kalır. Esnaf işini sürdürebilir. İnsan yaşadığı şehirde yarını düşünürken sürekli yeni bir engelle karşılaşmaz.
Devletin ve yerel yönetimin vatandaşa en yakın yüzü, çoğu zaman burada görünür.
Merkezi yönetim ile yerel yönetim arasındaki uyum da tam bu noktada anlam kazanır. Uyum, yerelin merkeze teslim olması değildir. Merkezin imkânlarıyla yerelin sorumluluğunun aynı hedefte buluşabilmesidir.
Eğer bu buluşma gerçekleşirse, siyasi değişimin değeri de günlük hayatta karşılık bulur.
Çünkü siyasi yakınlık hizmetin yerine geçemez.
Ancak kurumların daha iyi çalışmasına, kaynakların daha doğru kullanılmasına ve şehrin önündeki sorunların daha hızlı çözülmesine katkı sağlarsa anlam kazanır.
İzmir’in denizle kurduğu ilişki, bu şehri yalnızca kendi sınırları içinde düşünmemize de izin vermiyor.
Limanlar hiçbir zaman yalnızca kıyıda duran yapılar değildir. Bir limanın arkasında üretim vardır, ticaret vardır, ulaşım vardır, enerji vardır. Uzakta meydana gelen bir gelişme, deniz yoluyla hiç beklenmedik bir anda bu kıyıya kadar ulaşabilir.
Hürmüz’deki bir gerilim, Kızıldeniz’de uzayan bir rota, yükselen enerji maliyetleri ya da değişen deniz taşımacılığı şartları, haritanın başka bir yerinde kalmaz. Etkisi zamanla üretime, ticarete, ihracata, turizme ve sonunda insanların günlük hesabına kadar iner.
Deniz, uzakları birbirinden ayırıyor gibi görünür. Aslında birbirine bağlıyor.
İzmir’i Ortadoğu’daki gelişmelerden ayıran da bu yüzden yalnızca mesafe değildir.
Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada güvenlik ile ekonomi, diplomasi ile ticaret, enerji ile ulaşım birbirinden bağımsız başlıklar olmaktan çıkıyor.
Mekke Ortak Savunma Anlaşması kapsamında Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında kurulan Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi’nin 5 Ekim’de Riyad’da toplanması da bu değişen bölgesel güvenlik ortamında iş birliğinin daha kurumsal bir zemine taşındığını gösteriyor.
Fakat burada mesele yalnızca bir savunma yapılanması değil.
Türkiye’nin karşı karşıya olduğu coğrafya, güvenliği ekonomiyle; ekonomiyi enerjiyle; enerjiyi ulaştırma ve ticaret yollarıyla birlikte düşünmeyi zorunlu kılıyor.
Böyle bir coğrafyada Türkiye’nin gücü yalnızca dışarıda kurduğu ilişkilerle ölçülemez.
İçeride ne kadar sağlam şehirler kurabildiği de önemlidir.
Çünkü dışarıdaki büyük hesapların içerideki karşılığı vardır.
Enerji fiyatı yükseldiğinde bunun bir aile bütçesinde karşılığı olur.
Deniz taşımacılığı pahalandığında ihracatçının hesabı değişir.
Bölgesel gerilim büyüdüğünde limanların, üretim merkezlerinin ve turizmin ritmi bundan etkilenir.
İzmir tam da bu nedenle Türkiye’nin büyük resminde kendisine ait özel bir yere sahiptir.
Ege’ye açılan kapıdır.
Liman kentidir.
Üretim merkezidir.
Ticaret şehridir.
Turizm şehridir.
Ve bütün bunların ortasında yaşayan insanların evidir.
Bu yüzden İzmir’i yalnızca belediye hizmetleri üzerinden düşünmek de, yalnızca siyasi kimliği üzerinden okumak da şehrin gerçek ağırlığını eksiltir.
Bir ülkenin bölgesel gücü, dışarıdaki masalarda olduğu kadar içerideki şehirlerinde de görünür.
Şehirlerini ayakta tutabilen, üretimini sürdürebilen, limanlarını çalıştırabilen, vatandaşının gündelik hayatını kolaylaştırabilen bir ülkenin dışarıdaki hareket alanı da genişler.
Devlet kapasitesi biraz da budur.
Dışarıda diplomasi yürütürken içeride hayatı aksatmamak.
Bölgesel güvenlik için ortaklıklar kurarken kendi şehirlerinin dayanıklılığını artırmak.
Enerji yollarını konuşurken vatandaşın enerji faturasını unutmamak.
Büyük meselelerle uğraşırken küçük görünen hiçbir sorunu küçümsememek.
Bir İzmirlinin “Körfez neden kokuyor?” demesi, devlet aklının dışında değildir.
Tam tersine, büyük meselelerin vatandaşın hayatına dokunduğu yerdir.
Bu nedenle İzmir’deki siyasi değişimi yalnızca bir parti değişimi olarak görmek de, onu kendiliğinden bir başarı olarak kabul etmek de doğru değil.
Yeni bir siyasi tablo oluştu.
Şimdi bunun karşılığının şehirde görülmesi gerekiyor.
Aynı ölçü Türkiye’nin diğer şehirleri için de geçerli.
Hiçbir belediye, hangi siyasi kimliği taşıdığına bakılmaksızın, kamu kaynağını kamu yararının dışında düşünemez.
Bir yolsuzluk iddiası varsa, bunun hükmünü siyasi tartışma değil; delil, denetim ve hukuk vermelidir.
Bu ölçü iktidara yakın belediye için de geçerlidir.
Muhalefetin yönettiği belediye için de.
Çünkü millet iradesi yalnızca sandık günü korunmaz.
Kamu malının hesabının sorulabilmesi de millet iradesinin korunmasının bir parçasıdır.
Bir belediyede yanlışın ortaya çıkarılması devletin zayıflığı değildir. Yanlışı araştırabilecek, delili ortaya koyabilecek ve hukuka uygun biçimde sonuçlandırabilecek kurumların varlığı devletin gücüdür.
Fakat hesap sorma duygusu siyasi intikama dönüşürse hukuk zedelenir.
Hukuk varsa devlet güçlenir.
Tarafgirlik varsa kurumlar yıpranır.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey de burada beliriyor:
Siyasi değişimlerden korkmayan, hukukun işlemesinden çekinmeyen, vatandaşın hakkını parti aidiyetlerinin üzerinde tutabilen bir yönetim anlayışı.
İzmir bu anlayışın önemli bir sınavı olabilir.
Çünkü İzmir’de yaşayan insanın siyasi tercihi farklı olabilir.
Beklentisi ise o kadar farklı değil.
Temiz bir Körfez.
Düzenli bir şehir.
İşleyen bir ulaşım.
Güçlü bir ekonomi.
Güvenli bir sokak.
Ve en önemlisi, yaşadığı şehirde hakkının korunduğunu bilmek.
İzmir’in dağlarında çiçek açıp açmadığını zaman gösterecek.
Ben sahiline bakacağım.
Kordon’da denizin kokusuna, Körfez’in rengine, limanın hareketine, esnafın yüzüne, akşam sofralarına...
Çünkü bir şehrin siyasi tarihi arşivlerde yazılır.
Şehrin itibarı ise her gün sokakta yeniden kazanılır.