İstanbul Eyüp Sultan’ın manevi gölgesinden Topkapı Sarayı’nın kanlı çeşmelerine… Osmanlı’da kimlikleri gizlenen, toplumdan soyutlanan ve mezar taşlarına dahi isimleri yazılmayan cellatların sıra dışı yaşamı ve Karyağdı Tepesi’nde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan dünyadaki tek mezarlığı.
Eyüp Sultan Hazretlerinin çevresi, barındırdığı manevi atmosfer sebebiyle son derece önemlidir. İstanbul halkı, yakınları vefat ettiğinde bu ulvi mekânın yakınına defnedilmeyi arzulardı. Ancak bu kutsal çevrede defnedilmek isteyen bir başka kesim daha vardı: Kamu görevi yürüten cellatlar. Gümüşsuyu Mezarlığı’ndan Karyağdı Tepesi’ne (günümüzde bilinen adıyla Pierre Loti Tepesi) doğru çıkarken görülebilen bu mezarların Osmanlı cellatlarına ait olduğu bilinmektedir. Ne yazık ki geçen her yıl sayıları daha da azalmaktadır. Oysa bu mezarlar da kültürümüzün bir parçasıdır ve sahip çıkılması gerekmektedir.

İSİMSİZ TAŞLAR VE GİZLİ KİMLİKLER
Osmanlı İmparatorluğu’nda cellatların kimliği gizli tutulurdu. Öldükten sonra ailelerinin toplum tarafından dışlanmaması için cellatların mezar taşlarına isimleri yazılmazdı. İlk dikildiklerinde yaklaşık 190 cm boyunda olan yekpare taşlar, zamanla toprak altında kaldığı için günümüzde daha kısa görünmektedir. Bazı kaynaklarda bu taşların eskiden siyaha boyandığı da belirtilir. Dikdörtgen prizma biçimindeki bu taşların bazılarının tepesinde, sadaka taşlarını andıran oyuklar bulunur. Rivayete göre yoldan geçenler bu oyuklara para bırakır, fakir fukara buradan nasibini alır ve ölenlerin ruhuna dua ederdi.
50 DÖNÜMDEN 40 METREKAREYE
"Karyağdı Baba" tepesi olarak da bilinen meşhur Pierre Loti Tepesi’nin bir kısmında yer alan ve dünyada bilinen tek cellat mezarlığı olan bu alan; Sultan II. Mahmud dönemine kadar 50 dönümlük bir araziyi kaplarken, günümüzde ne yazık ki 40 metrekarelik bir alana ve birkaç mezar taşına kadar gerilemiştir.
Halk tarafından sevilmeyen bir mesleği icra eden cellatlar, genellikle Ayvansaray civarında yaşarlardı. Kimse onlara selam vermez, kendileri de devletten düzenli bir maaş almazdı. Geçimlerini ise infaz ettikleri kişilerin üzerinden çıkan kaftan, yüzük ve ağırlıklı olarak elmas sorguç gibi eşyaları alıp Yeni Cami önündeki "Cellat Mezadı"nda satarak sağlarlardı. Toplumdan soyutlandıkları için vefat ettiklerinde farklı mezarlıklara defnedilir, isim yazılmayan 180 cm'lik yekpare taşların altına gömülürlerdi. Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaşadığı rivayet edilen ünlü bir celladın 4.000’den fazla can aldığı aktarılır. Ayrıca 2021 yılında İSKİ’nin yaptığı bir kazı sırasında birbirine sarılı hâlde iki cellat iskeleti bulunmuş, ancak üzeri kapatılarak yol yapımına devam edilmiştir.

TEŞKİLAT YAPISI VE "ŞURTA" KAVRAMI
İslam devlet teşkilatında ve literatüründe cellatlık mesleğini icra eden memurlara "şurtî", bağlı bulundukları teşkilata ise "şurta" denirdi. Bu kelime; "yırtmak, yarmak, şart koşmak, alamet koymak, görevlendirmek" anlamlarına gelen "şart" kökünden türemiştir. Şurta teşkilatı; kamu düzeninin korunması, suçluların yakalanması, asayiş ve emniyetin sağlanmasından sorumluydu.
ÇARŞAMBA GÜNLERİNE DİKKATE ETMEK LAZIM
Cellat Ocağı’na giden yolda İstanbul’un fethi bir dönüm noktası olmuştur. Güvenlik ve askerî yapılanma kapsamında, öncelikle Veziriazam Karamani Mehmed Paşa’nın emrine 5 cellat verilmiş; şehirdeki suçluları cezalandırması için falaka ve değnek tahsis edilmiştir. Bu cellatlar, çarşamba günleri İstanbul sokaklarında kol gezer; Galata ve Eyüp gibi civar kazalarda güvenliğin sağlanmasından sorumlu olurlardı.
KİŞİYE GÖRE MUAMELE VE İNFAZ USULLERİ
İnfaz edilecek kişi üst düzey bir devlet adamı ise infazı gerçekleştirmek üzere genellikle Dersaadet’ten (İstanbul) özel cellat görevlendirilirdi. Bu cellatlar, infaz ettikleri kişinin kesik başını saraya, İstanbul’a getirirlerdi. Örneğin; 25 Aralık 1683 tarihinde idam edilen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın vücudu Belgrad’daki sarayın karşısında bulunan caminin avlusuna defnedilmiş, kesik başı ise Edirne’ye getirilmiştir. Osmanlı Devleti’ndeki ilk kardeş katli, Yıldırım Bayezid’in kardeşi Yakub Çelebi’yi boğdurmasıyla gerçekleşti. Sultan I. Murad’ın Kosova Savaşı esnasında (1389) şehit düşmesi üzerine tahta geçen I. Bayezid, babasının ölümünden habersiz olan kardeşi Yakub’u çadırına çağırterek boğdurmuştur. Sultan İbrahim’in tahttan indirildiği ve infaz edildiği gün de çarpıcı olaylar yaşanmıştır. Dönemin ünlü celladı Kara Ali infaz için çağrıldığında bu görevi yapmak istememiş, ancak zorla getirilmiştir. Kara Ali, duyduğu derin üzüntüye rağmen emri yerine getirmek zorunda kalmış ve çırağının yardımıyla Sultan İbrahim’i kementle boğarak infaz etmiştir (9 Ağustos 1648). Bu, Kara Ali’nin son görevi olmuş ve olaydan sonra hacca gitmiştir. Tarihte Kara Ali gibi başka ünlü cellatlar da vardır. 17. yüzyılda Kara Ali’nin yamağı olan Hammal Ali ile 1623’te Genç Osman’ı katleden ve ardından Sadrazam Davud Paşa’nın infazını gerçekleştiren Usta Süleyman bunlardan sadece ikisidir.
HZ. İSMAİL MİSALİ BOYUN EĞMEK
Viyana Bozgunu'ndan sonra Belgrad’da idam edilen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa da yağlı kementle boğulmuştur. Bu şekilde idamına hükmedilen devlet adamlarına, makamlarına hürmeten cellatlar tarafından saygıda kusur edilmez; mahkûmlar da haklarındaki fermanı metanetle karşılayıp boyun eğerlerdi. Saray içinde uygulanan infazlar; Birinci Avlu’da (Bâbüsselâm yakınında), cellatların kanlı aletlerini yıkadıkları Cellat Çeşmesi önünde veya Divan Meydanı'nda gerçekleştirilirdi. İnfaz edilen kişilerin kesik başları yine avludaki İbret Taşı üzerine konulurdu. Padişahlar, Divan Meydanı’ndaki infazları Kasr-ı Adl’den izleyebilirdi. Saray dışındaki idamlar ise çoğunlukla Yedikule Zindanları'nda yapılırdı.
Osmanlı Devleti'nin resmi cellat teşkilatı, bir cellatbaşının idaresinde olup sayıları zamanla değişen bir kurumdu. Reşat Ekrem Koçu’nun aktardığına göre saray cellatları genel olarak Çingene ve Hırvat asıllı kişilerden oluşur ve Bostancı Ocağı’nın bir kolu olan "Cellat Ocağı"na bağlı olurlardı. Bu ocak yaklaşık 20 neferden oluşmaktaydı. Cellatlar arasındaki en özel grup ise dilsiz cellatlardı; bunlar özellikle devlet sırrı niteliğindeki gizli infazları yerine getirirlerdi.
SİYASET ÇEŞMESİ YA DA CELLAT ÇEŞMESİ
Arapça kökenli bir kelime olan "cellat", kamçı ile vuran, eziyet eden anlamına gelir. 17. yüzyılın ortalarında yaşayan ve yaklaşık çeyrek asır cellatbaşılık yapan Kara Ali, Osmanlı’nın en bilinen celladıdır. Usta Süleyman’ın çırağı olarak yetişmiş ve Çingene asıllı olduğu tahmin edilmektedir. Siyaseten öldürülmesine karar verilenler veya Divân-ı Hümâyun’da yargılanıp idama mahkûm edilenlerin infazı, Topkapı Sarayı’nda Bâbüsselâm’ın (Orta Kapı) yakınındaki "Siyaset Çeşmesi" önünde yapılır, cellatlar mahkûmların boynunu burada vururlardı. Ulu çınar ağaçlarının altında, Marmara Denizi’ne bakan duvara bitişik olan bu tarihi çeşme, Osmanlı tarihinin en özel yapılarından biriydi. İdam edilen kişilerin üzerindeki eşyalar cellada kalır, bu mallar yılda bir ya da iki kez düzenlenen "Cellat Mezadı" ile satılırdı. Cellatların mezarlarının tahrip edilmesinden ve yakınlarına zarar verilmesinden korkulduğu için taşlarına isim yazılmaz, gömüldükleri yerler gözden uzak noktalar arasından seçilirdi. Günümüzde bilinen iki ana cellat mezarlık alanı vardır: Biri Eğrikapı civarında, diğeri ise bugün Pierre Loti olarak bilinen Karyağdı Bayırı üzerindedir.
İKİNCİ MEZARLIK SÜTLÜCE’DE
Bazı tarihi kaynaklara göre bir diğer cellat mezarlığı da Sütlüce'de, Gaysunizâde (Kaysunizâde) Mehmed Efendi Cami'nin haziresinde yer almaktadır. Kaysunizâde, Osmanlı’ya büyük hizmetleri bulunmuş; hem hekimlik hem de kadılık ve şeyhülislamlık yapmış dönemin önemli ilim insanlarından biridir.
Kaynak: İpşirli, Mehmet (1993), "Cellat", Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), Ankara: TDV Yayınları, Cilt: 7, s. 270-271.