Dünyaca ünlü gazeteci ve yazar Simon Kuper, 1994 yılında yayımladığı "Futbol Asla Sadece Futbol Değildir" (Football Against the Enemy) isimli kitabında, milyarlarca insan tarafından büyük bir ilgiyle takip edilen futbolun siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik etkilerine dikkat çekmiş, kitabına verdiği isimle futbol literatürüne veciz bir ifade kazandırmıştır.
S. Kuper, Afrika'dan tutun Asya'ya kadar dünyanın dört bir yanında, her yaşta insanın büyük bir zevk ve heyecanla seyrettiği futbolu, sıradan bir spor faaliyeti olarak değerlendirmenin doğru olmayacağını, 90 dakikalık bu oyunun bazı siyasi, sosyal, ekonomik ve askeri krizlerde/olaylarda tetikleyici rol oynadığını iddia etmiştir.
Nitekim yakın tarihi incelediğimizde, S. Kuper’in bu görüşlerini doğrulayan, futbol maçlarının fitilini ateşlediği birçok olayla karşılaşmaktayız. Bu hususta, Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'nin dağılma sürecinde yaşanan olaylar ve süreç boyunca futbolun kitleler üzerinde oluşturduğu provakatif etki (mob mentality) en çarpıcı örnekler arasında yer almaktadır. Yugoslavya’daki farklı etnik ve dini kimliklere sahip topluluklar arasında yaşanan gerilim, 13 Mayıs 1990 tarihinde oynanan, tarihe "İç savaşı başlatan maç" olarak geçen Hırvat ekibi Dinamo Zagreb ile Sırp ekibi Kızılyıldız arasındaki maçta had safhaya çıkmış, bu müsabakada yaşanan olaylar Yugoslavya iç savaşının fitilini ateşlemişti. Yıllarca süren kanlı çatışmalar sonucunda, Yugoslavya SFC dağılmış ve Balkan coğrafyasının siyasi haritası yeniden çizilmişti.
Bu konuda bir başka ilginç örnek de futbolun çok sevildiği Latin Amerika’da yaşanmıştır. El Salvador ve Honduras ülkeleri arasında 1969 yılında yaşanan siyasi ve askeri gerilim zamanla bir futbol savaşına dönüşmüş, çıkan olaylarda iki bine aşkın insan hayatını kaybetmişti. 1970 yılında düzenlenen FIFA Dünya Kupası'na katılabilmek için mücadele eden iki ülke, “Futbol Savaşı” (İspanyolca: La guerra del fútbol) olarak adlandırılan, yüz saatlik bir savaşa tutuşmuştu.
Her iki örnekte de görüleceği üzere futbol gibi milyonları bir araya getiren organizasyonlar, belirli güç odakları tarafından manipülatif amaçlar için rahatlıkla kullanılabilecek unsurlar arasında yer almaktadır. İspanya ile Arjantin arasında oynanan 2026 FIFA Dünya Kupası final maçını 1,5 milyara yakın insanın takip ettiği düşünüldüğünde, futbolun kitleler üzerindeki gücü daha iyi anlaşılacaktır.
Bir çoğumuz için futbola verilen bu abartılı değer akla ziyan bir tutum olsa da şu bir hakikat ki bu oyun, dünyadaki milyonlarca insan için sportif bir faaliyetten çok daha derin anlamlar taşımaktadır. Efsanevi İskoç futbolcu ve teknik direktör Bill Shankly’in yıllar önce söylediği “Futbol ölüm kalım meselesi değildir. Daha da önemlisidir.” sözü modern(!) insanın futbola bakış açısını net bir şekilde özetlemiştir.
Futbol, ülkemizde de çok sevilen ve gereğinden fazla önemsenen spor faaliyetlerinin başında gelmektedir. Bu sebeple futbol ile ilgili her türlü ekonomik faaliyet, futbolcu transferleri, taraftar grupları arasında yaşanan çatışmalar, tribünleri yönlendiren kişilerin geçmişi, taraftar gruplarının sosyal medya paylaşımları, kulüp yöneticilerinin şüpheli ilişkileri,
iddia ve bahis organizasyonları, elektronik bilet satışları, kulüplerin borsa hareketleri gibi detaylar yetkili merciler tarafından yakından takip edilmelidir.
Son yıllarda bazı taraftar gruplarının, ülkemizin içinden geçtiği kritik ve zorlu süreci göz ardı ederek, toplumsal huzuru ve barışı bozabilecek provakatif davranışlar sergilediği görülmektedir. Bu tür davranışlara, kim tarafından yapılırsa yapılsın, müsaade edilmemelidir. Tribünlerdeki genç taraftarların milli duygularını kullanarak, siyasetin yürütmeye çalıştığı çözüm sürecini sabote etmeye çalışmak, körpe zihinleri 90’lı yılların faili meçhul yıllarına özendirmek iyi niyetli bir tutum değildir.
Bunun yanında, çözüm sürecinin oluşturduğu ortamı istismar ederek stadyumlarda terör örgütü propagandası yapanlara, bölücü slogan atanlara, sosyal medya üzerinden kışkırtıcı ve yanıltıcı haber yayanlara, milli marşımıza ve bayrağımıza saygısızlık yapanlara da engel olunmalıdır.
Bulunduğumuz belalı coğrafyada, kan ve barutun kokusu burnumuza kadar gelmişken, bu ülkenin fertleri olarak milli birliğimizi ve kardeşlik hukukumuzu muhafaza etmek zorundayız. Hepimizin kaderi görünmez bir ip ile birbirine bağlı durumda…
Eğer bu bağ koparsa, dağılan tespih taneleri gibi her birimiz farklı yerlere savruluruz.
Hiçbir şey ülkemizin geleceğinden önemli değildir.