(Deneme-Öykü)

Yazım biraz uzun.

Ama size yaşanmış, gerçek bir hikâye anlatacağım. O yüzden sabırla okumanızı diliyorum.

Zaten yazılarım uzun olduğu için artık haftada iki-üç yazıya indirdim. Her yazıda anlatmak istediğim meseleyi biraz daha derinlemesine ele almaya çalışıyorum.

Üzerinden uzun yıllar geçti. Ama bazı hikâyeler vardır; zaman geçse de insana bıraktığı ders kaybolmaz. Bu da onlardan biri.

1999 yılıydı. Ben askerdeydim. Ama babamın İstanbul ve özellikle Bakırköy’le hikâyesi benden çok daha eskiydi. Yetmişli yıllardan itibaren zaman zaman İstanbul’a gelir, Zeytinburnu sahilinden vapurlarla gelen suları yükler, Bakırköy’ün sokaklarında satarmış. “Su, suuuu!” diye bağırarak sokak sokak dolaşır, ekmeğini sudan çıkarırmış.

Doksanlı yıllara gelindiğinde artık seyyar satıcı olarak sokaklarda belirli duraklarımız oluşmuştu. Babam yıllar boyunca aynı sokaklarda, aynı çevrede su sattı. Bakırköy bizim için sadece bir semt değildi; ekmeğimizin, emeğimizin ve yıllarımızın geçtiği yerdi.

1999 yılında ben askerdeyken babam Bakırköy’de küçük bir dükkân açmış. Tabelasına da “Erdal Su” yazdırmıştı.

Ben Mayıs 2000’de askerden döndüğümde dükkân zaten faaliyetteydi. O zamanlar bugünkü gibi ambalajlı sular yoktu. Cam şişeler vardı. Kamyon gelir, suyu indirirdik. Şişeleri tek tek taşır, dükkâna dizerdik. İşimiz ağırdı ama kendi işimizdi. Askerden dönmüş, yeni evlenmiştim. Hayatımızı yeniden kurmaya çalışıyorduk.

İşte o günlerde dükkâna düzgün giyimli, konuşkan ve insanlarla kolayca samimiyet kurabilen bir adam geldi.

“Selamünaleyküm” dedi.

“Aleyküm selam” dedik.

Oturdu, sohbet etti. Öyle bir konuşuyordu ki sanki yıllardır birbirimizi tanıyorduk.

Bir süre sonra kendisini sivil polis olarak tanıttı. Söyledikleriyle, tavırlarıyla, konuşma biçimiyle bizde güven oluşturuyordu. Biz de üzerinde fazla durmadık.

Hemen yanımızda Çetin Abi’nin döşemeci dükkânı vardı. Bir süre sonra bu adam oraya da gidip gelmeye başladı.

Bizim dükkâna giriyor, oradan çıkıp Çetin Abi’nin dükkânına geçiyor, oradan çıkıp tekrar bize geliyordu.

Ama biz bir gün olsun akıl edip,

“Çetin Abi, bu senin akraban mı?”

diye sormadık.

Çetin Abi de bize,

“Bu sizin tanıdığınız mı?”

diye sormadı.

Adeta basiretimiz bağlanmıştı.

Oysa soracağımız tek bir basit soru, bütün oyunu bozabilirdi:

“Bu adamı sen nereden tanıyorsun?”

Ama o soruyu hiç kimse sormadı.

Adam böylece iki dükkân arasında rahatça gidip gelmeye başladı. Babam bazen yemek ısmarlıyor, lahmacun alıyordu. Adam da önce birkaç günde bir, sonra neredeyse her gün uğramaya başladı.

Artık yabancı değildi.

En azından bize öyle geliyordu.

Bir süre sonra dükkânımızdan yaklaşık yüz metre ilerideki elektrikçinin yanına gitmiş.

Elektrikçiye,

“Bağcılar’da bir binam var. Oraya elektrik tesisatı çektireceğim. Beraber gidelim, bir bak, fiyat ver.”

demiş.

Elektrikçi de onunla birlikte arabaya binip Bağcılar’a gitmiş.

Bir süre sonra adam elektrikçiden telefonunu istemiş.

“Benim telefonun şarjı bitti, bir yere telefon açmam gerekiyor.”

demiş.

Telefonu aldıktan sonra,

“Şuradaki markete gireyim, işçiler için birkaç şey alacağım.”

diyerek arabadan inmiş.

Bir kapıdan içeri girmiş, başka bir taraftan çıkmış ve kaybolmuş.

Elektrikçi beklemiş. Gelmeyince Bakırköy’e dönmüş. Öfkeli bir şekilde bizim dükkâna geldi.

“Sizin akrabanız benim telefonumu aldı, gitti!”

dedi.

Şaşırdık.

“Kim?” diye sorduk.

Adamı tarif etti.

“Bizim akrabamız değil.” dedik.

“Peki kim?”

“Çetin Abi’nin akrabası.”

Hemen yan taraftaki dükkâna geçtik.

“Abi, bu adam senin akraban değil mi?”

Çetin Abi şaşkın şaşkın baktı.

“Benim akrabam değil ki.”

Sonra,

“Hasan Abi’nin akrabasıdır.”

dedi.

Hasan Abi, benim babam.

O anda hepimiz birbirimize baktık.

Meğer adam ne bizim akrabamızdı ne Çetin Abi’nin ne de babamın tanıdığıydı.

Kimse onu gerçekten tanımıyordu.

Ama herkes, bir başkasının onu tanıdığını düşünüyordu.

Çetin Abi’den para almış. Elektrikçinin telefonunu çalmış. Bizden ise para ya da eşya almamıştı. Bizim dükkânda oturmuş, sohbet etmiş, karnını doyurmuştu.

Böylece bizim dükkânda başlayan, Çetin Abi’nin dükkânına uzanan ve elektrikçinin telefonunun alınmasına kadar giden bütün hikâye çözüldü.

O zaman meselenin asıl tarafını daha iyi fark ettim.

Adam bize güven vermemişti.

Biz, birbirimizin ona dair zannına güvenmiştik.

Dolandırıcı da tam buradan yürümüştü. Her birimizin zihninde küçük bir bağlantı kurmuş, sonra o bağlantıların arasında kendisine yol açmıştı.

Sucu bizdik.

Yanımızdaki döşemeci Çetin Abi’ydi. Biraz ilerideki elektrikçiydi. Hepimiz ayrı ayrı insanlardık ama onun gözünde aynı mahallenin birbirine güvenen insanlarıydık.

O gün şunu düşündüm:

İnsan insana güvenmeden yaşayamaz.

Ama güvenmek, araştırmaktan vazgeçmek değildir.

Bir insanı sevmek başka şeydir, onun söylediği her şeyi doğru kabul etmek başka. Birine hüsnüzan etmek başka şeydir, kendi muhakemeni tamamen ona bırakmak başka.

Hayatın birçok alanında bunu görüyoruz.

Ailede, ticarette, ortaklıkta, arkadaşlıkta, kurumlarda… Hatta insanın inandığı değerler üzerinden bile.

Bazen birileri sizin güvendiğiniz bir ismi kullanır. Bazen bir kurumu, bir makamı, bir akrabalığı, hatta dini ve inancı.

Burada dikkat edilmesi gereken, değerin kendisinden vazgeçmek değildir. Yanlış olan güvenmek değildir. Yanlış olan, güveni istismar etmektir.

Bunun karşısındaki en önemli şey ise ölçüdür.

Ne herkesten şüphe etmek ne de herkesi sorgusuz sualsiz kabul etmek.

Fıkıhta da şüphe meselesinin bir ölçüsü vardır. Her şüpheyle hüküm verilmez. Ama insanın hayatında bazen şüphe bile abdesti bozabilir.

Hayatta da buna benzer bir denge gerekir.

Hüsnüzan edeceğiz ama tedbiri bırakmayacağız. Güveneceğiz ama aklımızı da kullanacağız.

Çünkü insanın içinde bulunduğu yapıyı bilmesi de bir sorumluluktur.

Bir ailenin parçasıysanız, olup bitenden haberdar olmalısınız. Bir ortaklığın içindeyseniz, hesabını bilmelisiniz. Bir kurumun parçasıysanız, yapılan işlerin nereye gittiğini sormalısınız. Bir kararın altına imza atıyorsanız, neye imza attığınızı bilmelisiniz.

“Ben bilmiyordum.”

“Bana öyle söylendi.”

“Ben falancaya güvendim.”

Her zaman sorumluluğu ortadan kaldırmaz.

Batan geminin kaptanı olmayabilirsiniz. Rotayı siz belirlememiş olabilirsiniz. Ama geminin içindeyseniz, gemi battığında siz de onunla birlikte batarsınız.

Bu yüzden insanın sadece kendi yaptığı işlerden değil, parçası olduğu şeylerden de haberdar olması gerekir.

Bir başka mesele de sınır meselesidir.

Hayatımızda herkese açık kapılar bırakmak zorunda değiliz. Çünkü sınırın olmadığı yerde bazen istismar başlar.

“Nasıl olsa sorgulamıyor.”

“Nasıl olsa ses çıkarmıyor.”

“Nasıl olsa bana güveniyor.”

diye düşünen bir insan, kendisine açılan alanı daha da genişletebilir.

Sınır koymak düşmanlık değildir. Bazen hem kendimizi hem de karşımızdakini korumaktır.

Çünkü bazı insanlar sizden sadece paranızı almaz. Emeğinizi alır, zamanınızı alır, hayallerinizi alır, yıllarınızı alır.

Ama burada da ölçüyü kaybetmemek gerekir.

Bir insanın sizi kandırması, inandığınız değerin yanlış olduğunu göstermez. Bir insanın dini istismar etmesi, dinin yanlış olduğunu göstermez. Bir insanın dostluğu kötüye kullanması, dostluğun değersiz olduğunu göstermez.

Değer başka şeydir.

O değeri istismar eden insan başka.

Resulullah’ın, “Mümin aynı delikten iki defa sokulmaz.” uyarısı da tam burada anlam kazanıyor.

Bir kere aldatıldıysak, bir kere kandırıldıysak, aynı şekilde bir daha aldatılmamak için tedbirimizi ona göre almalıyız. Yaşadığımız tecrübe bize herkesten şüphe etmeyi değil, aynı hatayı tekrar etmemeyi öğretmeli.

Mesele herkesten kuşkulanmak değil, yaşadıklarımızdan ders çıkarabilmek.

1999’da babamın açtığı o küçük dükkânda, 2000 yılında yaşadığımız bu olayın üzerinden yıllar geçti.

Ama bazı sorular eskimiyor.

Bugün sosyal medyaya baktığımda da zaman zaman benzer sitemler görüyorum.

İnsanlar, güven üzerine kurdukları ilişkilerde uğradıkları haksızlıkları anlatıyorlar.

Paylaşımlar, serzenişler, kırgınlıklar…

çoğunun altında aynı cümle var.

“Ama ben ona güvenmiştim.”

Geçenlerde buna benzer bir hikâye dinledim.

Bir arkadaşım.Tokat’ta 350 büyükbaş hayvanı olan bir çiftlik kurmuştu.

İşini büyütmek, hayvanlarıyla ilgilenmek için çiftliğini güvendiği birine emanet etmişti.

Bu kişi de dışarıdan bakıldığında düzgün, dürüst, namazında niyazında biriydi.

Yıllar sonra çiftliğin sürekli zarar ettiğini öğrendi.

Uzun yıllar boyunca kendisine,

“Çiftlik zarar ediyor.”

denilmişti.

Sonra işin aslını araştırınca gördü ki mesele sadece zarar değildi.

Adam aslında hırsızlık yapmıştı. Çiftlikte eline geçen birçok şeyden çalmış, çeşitli yollarla çiftliği zarara uğratmıştı. Bazı şeyler bilerek zarar hanesine yazılmış, gerçek tablo kendisine gösterilmemişti.

Yani çiftlik gerçekten zarar etmişti ama bu zarar kendiliğinden oluşmamıştı. Zarar ettirilmişti.

Daha sonra çiftliğin sahibi yeniden işin başına geçti.

Kendisinin anlattığına göre, yaklaşık üç ay içinde çiftliği toparladı.

O zaman insan ister istemez şunu soruyor.

Yıllarca “Bu çiftlik zarar ediyor.” denilen yer, işin sahibi başına geçtikten üç ay sonra nasıl toparlanabiliyordu?

Ama onu asıl düşündüren başka bir şeydi.

“Ben bu adama sadece namaz kıldığı, ibadet ettiği için güvendim. Çiftliği teslim ettim. Bir gün olsun hesap sormadım. Ne yaptığını, hesabın ne olduğunu, işlerin nasıl gittiğini sorgulamadım.”

Kendisine kızıyordu.

Hatta daha ağır bir cümle kuruyordu:

“Ben hesap sormadığım için, düzgün ve dürüst olduğuna inandığım insanın da yoldan çıkmasına zemin hazırladım.”

Bu cümle beni düşündürdü.

Çünkü güvenmek bazen karşımızdaki insanın iyiliğine duyduğumuz inançtır.

Ama emanet etmek başka, kontrolü tamamen bırakmak başkadır.

İnsan iyi olabilir. Namaz kılabilir. Güzel ahlaklı olabilir. Güvendiğimiz bir insan olabilir.

Fakat bunların hiçbiri bizim muhakememizi ve sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz.

Belki de bazen hesap sormamak sadece bizi değil, güvendiğimiz insanı da yanlış bir yola sürükleyebilir.

Biz o gün bunu sormadık.

O da bizi birbirimize güvenerek kandırdı.

O gün anladım ki insanı bazen bir yabancı değil, birbirimize duyduğumuz güven kandırır.