İnsanoğlu, bilmediği şeylerin üzerine kalın örtüler örtmekte eşsiz bir ustadır. Anlamadığımızı itiraf etmenin o serin sularına girmektense, kof ve gürültülü cümlelerin kuraklığında kavrulmayı tercih ediyoruz. Hakikati karmaşıklaştırdıkça büyüdüğümüzü zannediyoruz. Oysa bir fikrin namusu, onun etrafına örülen laf kalabalığında değil; toprağa ne kadar yakın durduğunda gizlidir.
Tahakküm kuramadığımız şeylere "bilmiyorum" demenin o muazzam hafifliğinden ürküyoruz.
Düşünce dünyasında, insanın kendi kibriyle arasına mesafe koyduğu bu sessizlik eşiğine tevakkuf denir. Kesin hüküm vermeden durup bekleme, kendi cehaletini kabullenip gerçeğin yüzündeki peçeyi kendi kendine indirmesine izin verme halidir bu. Tevakkuf makamına ulaşamayan zihin, sadece başkalarının ezberlerini yankılayan sığ bir çukurdan ibarettir.
Yirminci asrın ortalarında, insanlığın üzerine atomun o karanlık ateşini düşüren o yıkıcı projenin ardından ruhu yorgun düşmüş bir fizikçi vardı. Bilimin zirvesinde oturmasına, kuantumun gizemli dünyasını çözüp o prestijli Nobel madalyasını boynuna asmasına rağmen, o her daim dağın eteklerindeki yavan toprağı aradı. Onun yegâne pusulası şuydu:
"Bir meseleyi on yaşındaki bir çocuğun avuçlarına onu incitmeden bırakamıyorsanız, o meseleyi henüz siz de avuçlamamışsınız demektir."
Analitik bir şuurla meselelere yaklaştığımızda, kâinatın bu evrensel tutarlılığı çok net bir dengeyle karşımıza çıkar. Toplumsal sahada veya düşünce dünyasında yaratılan sahici bir etkinin gücü, harcanan kelimelerin çokluğuyla değil, gerçeğin kendi özgül ağırlığıyla ölçülür. Cümleler uzayıp laf kalabalığı arttıkça, mananın direniş gücü zayıflar. Gerçek, sükûnette büyür. Çok konuşmak, boşlukları süslü kelimelerle doldurmak bir kudret gösterisi değil, aksine derin bir acziyettir.
Asıl kudret, tevakkufun o vakarı içinde gerçeğin demlenmesini beklemektir.
Bu bekleyişin, bu sükûnetin en çarpıcı sahnesi, az evvel bahsettiğim o Nobel ödüllü ismin, bir üniversite yemekhanesinde yaşadığı o kırılma anıdır. Zihni, dünyayı kurtaracak büyük denklemlerin yüküyle ezilmiş; fizikten, o asık suratlı ciddiyetten tamamen soğumuştu. Düşünmekten vazgeçtiği, sadece etrafındaki sıradanlığı izlediği o durgun günde, bir öğrencinin eğlencesine havaya fırlattığı porselen bir tabağa takıldı gözleri.
Tabak havada dönerken dengesini kaybedip yalpalıyor, üzerindeki kırmızı üniversite amblemi ise bu yalpalamadan çok daha hızlı bir şekilde kendi etrafında fır dönüyordu. Normalde yere düşüp kırılmaya mahkûm sıradan bir eşya... Ama o, entelektüel kibrini bir kenara bırakıp, havada süzülen bu basit porselenin neden öyle yalpaladığını merak etti. Hiçbir büyük gaye gütmeden, dünyayı kurtarma telaşına kapılmadan, sadece çocuksu bir oyunun parçası olmak için o tabağın dönüşünü zihninde tartmaya başladı.
İşte tam o an, sıradan bir porselenin havayı yararken çıkardığı o ince uğultu, ansızın evrenin o renksiz ve zamansız musikisine dönüştü.
Havadaki o ritmik sarsıntıda, tabağın dönüşü zihninde küçüldü ve gözle görülmeyen elektronların raksına evrildi. Yemekhane bir anda koca bir kâinata, dönen porselen ise evrenin yapıtaşlarına dönüşmüştü. Sadece oynamak, o anın saf tebessümüne katılmak için kâğıda dökülen o basit çizgiler, ona yıllar sonra kuantum fiziğinin en derin sırlarını açan anahtar oldu.
Gerçek keşif, asık suratlı bir ciddiyette değil; dünyayı hırsla yutmaya çalışmaktan vazgeçtiğimiz o neşeli feragatte saklıdır. Kendimizi kandırmaktan, karmaşık yalanların ardına saklanmaktan vazgeçtiğimiz an, yeryüzü bütün cömertliğiyle kapılarını açar. Anlamın yükünü taşımak, onu dipsiz kuyulara hapsetmekle olmaz. O yükün altından sıyrılıp "bilmiyorum" diyebilmenin sarsılmaz duruluğuna erişmek gerekir.
Bir gün bütün gösterişli iddialar, o süslü zırhlar parçalanıp toprağa karışacak.
Geriye, dünyayı yönetme hırsından soyunup onun işleyişine hayretle bakanların o berrak tebessümü miras kalacaktır. Evrenin görünmez dokusu, kibri eşikte bırakıp içeriye yalınayak girenlerin avuçlarında tuttuğu kalemle, kendi saf suretini ancak orada seyredebilir.