Basra'nın en kuzey ucunda, Dicle ile Fırat'ın binlerce kilometrelik bir seyahatin ardından taşıdığı toprakların tuzlu suyla buluştuğu o ağır ve nemli havzada, sessiz ama derinden işleyen bir mücadele yaşanıyor. Suların gelgitle kabarıp çekildiği, sığlıkların bir görünüp bir kaybolduğu bu çamurlu kıyılar, sadece iki komşuyu değil, bütün bir coğrafyanın kaderini birbirine düğümlüyor.Basra Körfezi'nin stratejik geçitlerindeki enerji trafiğinin kademeli olarak normale dönmesi, hidrokarbon ithalatçısı ülkeleri rahatlatabilir ancak bölgeyi istikrara kavuşturmaya asla yetmez. Çünkü suların altında biriken tortu, her an su yüzüne çıkabilecek sarsıcı bir jeopolitik gerilimi beslemeye devam ediyor.

Bu tortunun neden bu kadar kalıcı olduğunu anlamak için, önce onu besleyen güç mantığına bakmak gerekir. Uluslararası ilişkilerde ve özellikle gücün asıl belirleyici olduğu Ortadoğu havzasında devletler, edilgen bir sükunet arayışıyla değil; güç dengesi, caydırıcılık ve stratejik istikrar üzerinden konum alır. Bir asır önce, sömürgeci aktörlerin kendi deniz yollarını güvenceye almak adına cetvelle biçtiği o daracık su yolları, bugün devasa liman projelerinin ve yer altı kaynaklarının ağırlığını taşıyamıyor. Irak'ın denize açılan kapısı; derin limanlardan yoksun, çamurla kaplı ve sadece elli sekiz kilometrelik daracık bir kıyı şeridine sıkışmış durumda. Bu ağır coğrafi yük, bölge siyasetinin en hassas sinir ucunu oluşturuyor.

İşte tam bu sinir ucunda, coğrafyayı bir varlık ve adalet meselesi olarak gören o köklü bakış açımızda, bu boğulma halinin sarsıcı bir karşılığı vardır: Mekânsal İnhisar; yani bir devletin, var olabilmek için ihtiyaç duyduğu deniz çıkışından tarihsel müdahalelerle mahrum bırakılması. Bir devletin, hayatiyetini sürdürebilmek için muhtaç olduğu deniz nefesinden mahrum bırakılması; varlığını korumak adına sürekli bir çıkış arayışına itilmesidir. Mekânsal İnhisar, toprağı denizden koparan yapay engellerin, zamanla nasıl sönümlenmeyen bir enerjiye ve sınır ihlallerine dönüştüğünü gösterir. Çünkü su, ne kadar engellenirse engellensin, kendi yatağını bulmak için karşılaştığı her seti aşındırır.

Bu aşınma, en çıplak haliyle Hur el-Zübeyr ve Hur Abdullah su yollarının o girintili çıkıntılı sularında görünür hale gelir. Gelgit çekildiğinde, balıkçı teknelerinin gövdesini sıyırarak geçtiği o ıslak çakıl sırtları bir anda gün yüzüne çıkar; martıların konduğu bu ıslak taşlar birkaç saat sonra yeniden sessizce suya gömülür. Bir yanda Büyük Fav Limanı'nın devasa mendireğiyle denize doğru uzanmaya çalışan bir irade; diğer yanda Bubiyan Adası'nın hemen yanı başında, gelgitle su yüzüne çıkan bu çakıl taşlarını ve sığlıkları birer sınır taşına dönüştüren karşı hamleler yer alıyor. Kuveyt'in 2014 yılında yayımladığı deniz yetki alanları haritasında da Bubiyan yakınındaki bu tür gelgit sığlıklarının sınır çizgilerinde dikkate alındığı görülüyor. Suların yükseldiğinde yuttuğu, çekildiğinde ise açığa çıkardığı o küçük kara parçaları, bugün deniz yetki alanlarını ve kıta sahanlıklarını, yani devletlerin deniz altındaki doğal kaynaklar üzerindeki hak alanını, kilometrelerce öteye taşımak için birer hukuki manivela olarak kullanılıyor.

Bu manivelanın son yıllardaki seyri, meselenin nasıl bir hukuki çıkmaza dönüştüğünü gözler önüne seriyor. İki komşu arasında 2012 yılında dar su yolundaki gemi trafiğini düzenlemek, dip taramalarını yönetmek ve seyrüsefer güvenliğini sağlamak amacıyla bir mutabakat imzalandı. Eylül 2023'te ise Bağdat'ın en üst yargı organı, sınırların belirlenmesine yönelik bu anlaşmanın parlamentoda nitelikli çoğunlukla onaylanmadığı gerekçesiyle anayasaya aykırı olduğuna hükmederek süreci usul yönünden durdurdu. Kuveyt yönetimi, yaşanan bu tıkanıklığın aşılması adına uyuşmazlığın uluslararası yargı mercilerine taşınmasını önerdi. Şubat 2026'ya gelindiğinde ise Birleşmiş Milletler'e sunulan yeni bir harita ve resmi mektupla, Faşt el Eyc ve Faşt el Keyd sığlıklarını da içine alacak şekilde sınır hattının doğrudan güneye doğru genişletildiği ilan edildi. Aynı esnada, Suudi Arabistan ile Kuveyt'in kendi aralarında paylaşmakta anlaştığı, ancak Bağdat'ın kendi kıta sahanlığına girdiği gerekçesiyle bu ikiliye karşı şiddetle itiraz geliştirdiği Dorra (Arş/Lulu) doğalgaz sahası üzerinde de yeni hak iddiaları resmen kayda geçirildi. Kuveyt ve Suudi Arabistan ise bu sahanın münhasıran kendi ortak deniz yetki alanlarında bulunduğunu vurgulayarak Bağdat'ın itirazlarını reddediyor; Körfez İşbirliği Konseyi de bu pozisyonun arkasında durduğunu her fırsatta ilan ediyor.

Sınırların, gelgit sığlıklarının ve çok taraflı doğalgaz sahalarının bu denli iç içe geçtiği bir zeminde, gürültülü iddiaların ve günü kurtarmaya dönük iç politika manevralarının yayılma hızı ne kadar yüksek olursa olsun, zamanın süzgecinden geçtikten sonra geriye sadece o sarsılmaz gerçeklik, yani hakikatin kalıcı kütlesi kalacaktır. Ortadoğu jeopolitiği bizlere öğretmiştir ki; kronik ihtilafların çözümü, ancak herkesin kazançlı çıkacağı rasyonel bir karşılıklı bağımlılık mimarisinin kurulmasında gizlidir. Eleştirinin olduğu yerde mutlaka inşa edici bir akıl, düğümün olduğu yerde stratejik bir denge haritası bulunmalıdır. Dorra'nın derinliklerinde yatan zenginlik, kıyıdaş ülkeleri tüketici bir rekabete sürüklemek zorunda değildir.

Bu inşacı aklın nasıl işleyeceği ise aslında emsalsiz değildir. Bu kadim çıkmazı aşmanın ve bölgeye nefes aldıracak bir istikrarı tesis etmenin yolu, Körfez'in dar girişindeki dip taramalarını ve seyrüsefer güvenliğini, kıyıdaş ülkelerin eşit temsil edildiği ortak teknik bir üst kurul eliyle yönetmektir; tıpkı Malezya-Tayland Ortak Kalkınma Alanı örneğinde olduğu gibi, egemenliği tartışmaya açmadan yalnızca işletmeyi ortaklaştıran bir model. Su yolunun güvenliği bir egemenlik yarışı olmaktan çıkarılıp ortak bir denetim aklına devredildiğinde, liman rekabeti de yerini entegre bir ticaret ağına bırakacaktır. Bununla eş zamanlı olarak, tartışmalı deniz sahaları birer bayrak gösterme alanına dönüştürülmek yerine, elde edilecek zenginliğin belirlenecek bir paylaşım formülüyle doğrudan taraf devletlerin hazinelerine aktarıldığı, ortak fon destekli bir kalkınma havzasınaçevrilmelidir. Sömürge döneminin statik sınır anlayışı terk edilerek, hiçbir ülkenin deniz çıkışını boğmayan, suların yükselişini ve çekilişini gözeterek ticari geçişleri garanti altına alan dinamik deniz yolu mutabakatları hayata geçirilmelidir. İşte tam bu noktada, tüm taraflarla eş zamanlı ve eşit mesafede konuşabilen, bölge siyasetinin iç dinamiklerini tarihsel derinlikle okuyabilen Türkiye'nin üstlenebileceği kolaylaştırıcı rol, bu modeli sıradan bir çözüm önerisi olmaktan çıkarıp uygulanabilir bir bölgesel mimariye dönüştürebilir. Ankara'nın Basra Başkonsolosluğu üzerinden sahada biriktirdiği tecrübe, Kuveyt'le son yıllarda ivmelenen savunma ve ticaret diyaloğu, Bağdat'la büyük altyapı projelerinde sürdürdüğü somut iş birliği ve tüm Körfez ülkeleriyle inşa ettiği normalleşme atmosferi, Türkiye'yi bu hassas denklemde sadece bir gözlemci değil, aynı zamanda güvenilir bir istikrar taşıyıcısı haline getiriyor.

Sadece Ortadoğu'ya değil, benzer ihtilaflar yaşayan tüm dünyaya rol model olabilecek bu nizam, dar kalıplara sıkışmış askeri paktların ötesinde, gürültüden uzak ve köklü bir devlet vakarı gerektirir. Çünkü sular ne kadar bulanık akarsa aksın, o alüvyonlu kıyılarda yan yana nefes almaya devam edecek olanlar, haritaları uzaktan çizenler değil; aynı toprağın ve aynı suyun kaderini paylaşan kıyıdaşlardır. Ve tam da bu kader ortaklığı, Türkiye'yi yalnızca bir aktör olarak değil, bu kadim coğrafyanın vicdanını taşıyan bir akıl olarak da tarihin önüne çıkarmaktadır.