Bir oda, bir sandalye, on beş dakika. Önünde oyalanacak bir şey yok, yalnızca bir düğme var. Düğme, daha önce tadılmış ve "bir daha yaşamamak için para öderim" denmiş bir elektrik şokunu veriyor. Yapılacak tek iş oturmak. Timothy Wilson ve arkadaşlarının 2014'te Science'ta anlattığı bu deneyde katılımcılara önce hafif bir şok verildi, ardından 5 dolar verilse bunun ne kadarını aynı şoku bir daha yaşamamak için harcayacakları soruldu. Katılımcıların bir bölümü, o parayı vermeyi vaat etmesine rağmen, odada yalnız kaldığında düğmeye bastı. Araştırmacılar bunu, insanın kendi zihniyle baş başa kalmayı çoğu zaman ağır bulmasıyla açıkladı. Kimine bu ağırlık acıdan bile ağır geldi.

Odanın büyüğü bugün Hürmüz'de. 2 Kasım'da Devrim Muhafızları, yasak ilan ettiği güzergâhtan geçmeye çalışan iki petrol tankerinin mayına çarptığını duyurdu. Açıklamaya göre suyun üstünde bir gövde hâlâ yanıyordu. Aynı açıklama, CENTCOM Komutanı Brad Cooper'ın 25 Ekim'deki ziyaretinden bu yana dokuz günde on bir tankerin alev aldığını söylüyor. Aynı gün İran Dışişleri Bakanı Arakçi, Katar'daki arabuluculuk görüşmelerinde boğazın açılması için önerilen yedi günlük planın iki güne indirildiğini ve Tahran'ın bunu kabul ettiğini belirtti. Her iki beyan da tek taraflı; karşı tarafın yanıtı 2 Kasım itibarıyla kamuya yansımış değil.

Bu odada düğmenin adı mayın. Beklemenin faturası ise ADNOC yöneticisi Sultan Al Jaber'e göre şöyle: aksamalar başladığından beri küresel stoklardan yaklaşık bir milyar varil kullanıldı. Bir devletin on beş dakikası yoktur; takvimi tankerle, stokla, vadeyle işler. Ama tarih, tam da böyle aralıklarda beklemenin bedelini ve o bedeli ödeyenleri yazar. Osmanlı bu türden aralıklara fetret demişti. 1402'deki Ankara yenilgisinden 1413'e kadar eski düzen çözülmüş, yenisi kurulamamıştı. Eski düzenin çözüldüğü, yenisinin henüz doğmadığı bir aralıkta düğmeye uzanmadan durabilme gücünün adı fetret tahammülü. Tarihte en çok sınandığı yer ise boğazlardır.

1936 tarihli Montrö Sözleşmesi iki savaş arasındaki bir aralıkta imzalandı ve Boğazlar rejiminin sorumluluğunu Türkiye'ye verdi. Aradan doksan yıl geçti, rejim hâlâ yürürlükte. Metnin sırrı büyük siyasetten çok küçük bir soruya cevap vermesinde: kim, hangi gemiyle, hangi şartla geçer. Dışişleri Bakanı Fidan, İstanbul Arabuluculuk Konferansı'nda arabuluculuk için kurumsal yapıyı kurduklarını söyledi. İstanbul'da toplanan R4+E3 Dışişleri Bakanları Toplantısı'nın ardından İran'a askerî müdahalenin çözüm olmadığını belirtti. Atlanta'daki G20 Dışişleri Bakanları Toplantısı'ndan sonra ise Rusya-Ukrayna için "artık bu savaş taşınamaz" dedi. Bu birikim, boğaza bağlanacak somut bir adımla tamamlanabilir.

Adım şu olabilir: siyasi pazarlıktan ayrı çalışan, İstanbul'da toplanacak teknik bir seyir güvenliği masası. Mayın tarama uzmanları, denizcilik sigortacıları, armatörler ve kıyı devletlerinin teknik heyetleri oturur, gündem tek madde olur: boğazdan geçişin kuralı. Siyasi hesaplaşma Katar'da sürerken geminin hangi rotadan, hangi teminatla geçeceği ayrı bir odada yazılır. İki oda birbirini beklemeden çalışır. İkincisinin işi, birincisi anlaştığında hazır bulunmaktır.

Ama o masada bir sandalye boş kalıyor: güvertede bekleyenin sandalyesi. Bu masalara bir sandalye daha çekilmeli. Tankerin seyir defterine rota yazılır, mürettebatın yıpranması yazılmaz. Gemi adamları 1987'den 2008'e kadar her 360 gün çalışmaya karşılık 90 gün fiili hizmet süresi zammı alıyordu; on iki ay denizde geçen yıl on beş ay sayılıyordu. 5510 sayılı Kanun bu hakkı 1 Ekim 2008'de kaldırdı. Türkiye Denizciler Sendikası ile TÜRDEF o günden beri geri verilmesini istiyor. Deniz İş Kanunu gemi adamını kaptandan zabite, tayfadan gemide hizmet gören diğer herkese uzanan geniş bir çerçevede tanımlıyor. Geri verilecek hak da rütbeye göre değil, gemide geçen güne göre tanınmalı. Hürmüz gibi bir krizde bekleme diplomasi için bir tarzdır, tankerdeki insan için vardiyadır. Fatura onun bedenine kesilir. Denizde söz sahibi olmak isteyen ülke, söze güvertesinden başlar. Maliyetin hesaplanması ayrı bir işlem, ama hesabın yapılması bile bir cevaptır.

Bir oda, bir sandalye, on beş dakika. Düğme bekliyor. Masif cevizden bir masa kurulursa el, düğmeye değil kaleme uzanır.