Medrese defterlerinde metin sayfanın ortasında durur, hâşiye kenarda. Metne şerh yazılır, şerhe hâşiye, hâşiyeye bir hâşiye daha. Zamanla kenarlar kalabalıklaşır ve ortadaki cümleye varmak, çevresini kuşatan yazıyı aşmayı gerektirir.

Dün Atlanta'daki G20 dışişleri toplantısı ortak bildirisiz sona erdi. Ortak metin çıkmayınca görüşmelerin özeti metnin yerine geçti; hâşiye makama oturdu.

Her işin bugün de bir kenarı var. Akşam yediyi geçmiş, günün asıl işi bitmiştir. Masanın üstünde çay soğumuş, bardağın dibinde çökmüş bir şeker kalmıştır. Telefonda okul grubundan bir ileti cevap bekler. Yenilenecek bir üyelik, onaylanacak bir randevu, kutuya sığmayan bir fotoğraf, yarım kalmış bir form sırasını gözler. İnsan asıl işini bitirmiştir. Yorgunluğu ise defter tutmuş bir kâtibin yorgunluğudur.

En parlak saatlerini asıl işe verdiğini sanır. Hesap dökülünce o saatlerin bir kısmını hâşiyenin yediği görülür. Buna hâşiye ağırlığı diyorum. İşin kendisine ait olmayan, ama işin etrafında biriken yükün adı bu.

Fikir sessiz odaya uğrar, kalabalık odadan geçip gider. Bir cümle çoğu zaman yürürken kurulur, bir kitabın sayfa aralarında bulunur, çayın demini beklerken gelir. Görev listesi ise boşluğu doldurur ve düşünceye yer bırakmaz.

Bugün yürürlüğe giren yönetmelikle on beş yaşını doldurmamış çocuklar sosyal ağlarda yeni hesap açamayacak; yaş sorgusu e-Devlet'ten geçecek. Çocukların korunması için kapıya nöbetçi konuyor. Yetişkinin dikkati ise kapısız bir çarşıda kenarlara dağılıyor.

Kenarları toplamak için çağrılan yeni yardımcılar var: dil öğrenmiş makineler. Onlar hakkındaki tartışma saniyelerin etrafında dönüyor: şu rapor bu kadar sürede, şu mektup şu kadar kısa zamanda. Saniye hesabı sayfanın ortasını ölçer, oysa yükün büyük kısmı kenarda birikmiştir.

Dil bilen bir makine iyi bir kâtip olabilir. Randevuları sıraya koyar, mektubun taslağını çıkarır, aynı notu farklı kişilere uygun dille yazar, gece yarısı kaçan virgülü yakalar. Kâtip yanlış hatırlayabilir, bir yeri eksik bırakabilir; bu yüzden mühür sahibinde kalır, okuyan göz ve tartan el de onun olur. Mühürsüz kâğıt hükümsüzdür.

Kâtip kenarı toplar, boşalan saat insanın asıl işine döner: bir hesabı üçüncü kez tartmaya, çocuğun anlattığını sonuna kadar dinlemeye.

Eskiden köşe başlarında arzuhâlciler otururdu. Derdini kâğıda dökemeyen onlara giderdi. O köşe başı bugün cebe sığıyor. Yabancı bir dilde söz bulamayan insan, meramını o dilde de anlatabiliyor. Esnaf gün sonunda defterini düzene koyabiliyor. Öğretmen ders föyünü, zanaatkâr ürününün tanıtımını aynı kapıdan geçirebiliyor. Herkesin kenarı kendi ölçüsünde, kâtibin işi de o ölçüye göre.

Usta, metinle hâşiyeyi ayırt eden gözdür. Hâşiyeyi devreder, metnin başından kalkmaz.

Aynı akşam, aynı masa. Kenarlar kâtibe kalmıştı. Çay sıcaktı. Pencereye yürüdü. Karşı apartmanda tek bir pencere mavi ışıkla yanıyordu; bir ekran, üstüne eğilmiş bir yüz. Şehir, kenarları bembeyaz bir sayfa gibi ışıldıyordu.