Dünya, alışılagelmiş dengelerin sarsıldığı, her taşın yerinden oynadığı keskin bir yol ayrımında duruyor. Tarihin ağır ve paslı menteşeleri, jeopolitik bir gürültüyle yeni bir çağa aralanırken; kadim pergelin sabit ayağını Anadolu’nun kalbine mühürleyip, diğer ayağıyla yeryüzünün dijital sinir ağlarını tarayan o sessiz karargâhı tahayyül edin. Bir yanda bin yıllık devlet geleneğinin o gürültüsüz vakarı, diğer yanda kuantum hızında değişen küresel fay hatları... Washington’daki karar merkezlerinde bugünlerde tek bir soru yankılanıyor: "Türkiye’nin rızası olmadan bu düğümü nasıl çözeceğiz?"

Bu sual bir nezaket beyanı değil, sahadaki gerçekliğin doğal bir tezahürüdür. Bölge stratejileri için seferber edilen devasa kaynakların akıbeti, 5 Mart 2026’da Washington’da gerçekleşecek olan o kritik stratejik zirveyi küresel bir yüzleşme noktasına taşıyor. Atlantik ötesi raporların satır aralarına sızan o büyük hakikat şudur ki; Türkiye artık küresel sofrada ikram edilen bir tabak değil; o sofranın kurulacağı mekânı seçen, örtüsünü seren ve menüyü adaletle belirleyen muktedir eldir.

Bu muktedir elin asıl gücü ise sadece diplomaside değil, aynı zamanda omuz omuza kurulan kardeşlik sofralarındadır. Daha dün, Fatih Belediyesi Sosyal Tesisleri'nde İHH İnsani Yardım Vakfı'nın medya mensuplarına yönelik düzenlediği iftar programında bu samimiyete şahitlik ettik. Buharı tüten çorbaların, sıcak pidelerin ve samimi sohbetlerin eşlik ettiği o akşamda; Fatih Belediye Başkanı Ergün Turan’ın ekibiyle beraber masaları tek tek dolaşarak sunduğu içten selam, medeniyetimizin o birleştirici ruhunun zarif bir yansımasıydı. O sofradaki insani sıcaklık, dışarıdaki jeopolitik fırtınanın ortasında aslında neyi koruduğumuzu bizlere bir kez daha hatırlattı.

Sofradaki bu vakarın yerelden evrensele nasıl uzandığını ise, İHH Genel Başkanı Bülent Yıldırım’ın sözlerinde gördük. Gazze için hazırlıkları süren insani yardım filosunun ufkunu çizerken, meselenin sadece bir toprak davası olmadığını sükûnetle ama sarsılmaz bir kararlılıkla dile getirdi. Yıldırım’ın, Epstein davasıyla ayyuka çıkan o karanlık zihin katliamlarını ve çocuk istismarlarını hatırlatarak asıl tehlikenin altını çizmesi sarsıcıydı. Bu kötülük sadece bir adaya hapsolmuş değildi; dünyayı yönetmek isteyen o karanlık aklın her tarafta uzantıları vardı. Şahit olunan her türlü kirli ağın cesaretle açığa çıkarılması gerektiği vurgusu, vicdan cephesinden küresel düzene verilmiş net bir ferman niteliğindeydi.

İşte tam bu noktada, sahadaki vicdan mücadelesi ile dijital dünyadaki güvenlik politikalarımız birbirini tamamlayan bir bütünlük oluşturuyor. Çünkü bu karanlık ağlar, operasyonlarını anonim hesapların ardına saklanarak dijital dehlizlerde de yürütmektedir. Dijital hudutlarımızda yürüttüğümüz istiklal tahkimatı, en az denizlerdeki mücadelemiz kadar hayatidir. Sosyal medyada gerçek kimlik doğrulama zorunluluğu, basit bir sansür değil; o Epstein zihniyetindeki algı operatörlerinin içimize sızmasını engelleme kalkanıdır. Herkesin kendi gerçek kimliğiyle yer alacağı bir meydan, kurgulanmış provokasyonların milletimizin zihnine müsallat olmasını engelleyecektir.

Gündelik krizlerin arkasında sessizce işleyen bu devlet aklı, sığ suların aksine, ummanlar gibi kendi derinliğinde fırtınaları öğütmektedir. Türkiye, dalgaların boyu ne olursa olsun rotasından sapmayan o kaptanın dirayetiyle yol almaktadır. Bugün, Orta Asya’dan Avrupa’nın kalbine uzanan ve transit süresini ciddi oranda kısaltan 'Orta Koridor' gibi somut projeler, karşımıza rasyonel bir projeksiyon çıkarıyor. Türkiye’nin Orta Asya ve Afrika’daki sarsılmaz varlığı, küresel istikrar için en kritik çıkış yollarından biri olarak tescillenmektedir. Ankara, küresel sistemin yeni nefes borusu hüviyetini kazanmaktadır. İnşa edilen bu büyük 'Türk Koridoru', sürdürülebilir barış arayışındaki Batı dünyası için de en güvenilir ortaklık zeminidir. Kutuplaştıran değil, birleştiren bu adil kurgu; yeni dünyanın en vizyoner rotalarındandır.