Osmanlı’nın Sessiz ve Vakur Tevazu Sanatı

Osmanlı mimarisi denince akla gelen devasa kubbeleri unutun. İstanbul’un kalbinde, üzerlerinde hiçbir çatı bulunmayan ve literatürde “âsumânî” olarak adlandırılan tam 13 açık türbe yer alıyor. Maddi gücü ve makamı geride bırakıp mezarını tamamen doğaya ve ilahi rahmete teslim edenlerin zamansız öyküsü...

Resim 1-29Resim 2-24

Fahri Sarrafoğlu | İstanbul Seyyahı

İstanbul’un tarihî dokusunda yükselen devasa kubbeler ve ihtişamlı anıt mezarlar arasında, gökyüzüyle arasına hiçbir engel koymayan sırlar gizlidir. Son yapılan akademik araştırmalar, İstanbul genelinde alışılmış Osmanlı mimari çizgisinin dışına çıkan, ne çatısı ne de tonozu olan tam 13 "âsumânî" türbe bulunduğunu ortaya koyuyor. Maddi gücün ve siyasi otoritenin zirvesindeki devlet adamlarının, şeyhülislamların ve ulemanın, fani dünyadan ayrılırken tercih ettikleri bu kubbesiz ve açık mezarlar; sadece bir mimari üslubu değil, aynı zamanda derin bir felsefi, dini ve siyasi duruşu simgeliyor.

KUBBENİN İHTİŞAMINDAN TOPRAĞIN SADELİĞİNE:

Âsumânî Geleneği; Osmanlı mimari dehası, yüzyıllar boyunca inşa ettiği heybetli kubbelerle gökyüzünü adeta taşla mühürlemiştir. Ancak İstanbul’un sessiz hazirelerinde dolaşırken karşımıza çıkan bazı kabirler, bu görkemli anlayışa vakur bir tezat oluşturur. Literatüre "âsumânî" yani gökyüzüne açık türbeler olarak geçen bu yapılar; yağmura, kara, güneşe ve rüzgara bütünüyle açıktır.

KUBBESİZ TÜRBELERİN ARDINDAKİ DÜŞÜNCE

Mermer parmaklıklar, zarif şebekeler veya sade duvarlarla çevrelenmiş bu mezarların üzerinde hiçbir kapatıcı unsur yer almaz. İslamiyet’in ilk yıllarındaki sadelik arayışına, Hz. Muhammed’in kabirlerin aşırı yüceltilmesini ve üzerlerine devasa yapılar dikilmesini hoş görmeyen hadislerine dayanan bu anlayış, zamanla Osmanlı entelektüel ve siyasi elitleri arasında köklü bir uzlaşıya dönüşmüştür. Ne saygı duyulan şahsiyetin hatırası korumasız bırakılmış ne de İslam’ın özündeki tevazu ilkesi çiğnenmiştir.

PADİŞAH II. MURAD’IN VASİYETİNDEN DOĞAN İLHAM

Bu geleneğin tarihsel ve zihinsel kökleri, 1451 yılında vefat eden Sultan II. Murad’ın Bursa’daki türbesine kadar uzanır. Cihan devletinin hükümdarı olan II. Murad, vefatından önce bıraktığı vasiyetinde kabrinin üzerine kubbe yapılmamasını, doğrudan doğruya yağmur ve kar sularının toprağına ulaşmasını talep etmiştir. Her ne kadar Bursa’daki bu türbe tamamen açık olmayıp kubbesinin ortasında bir açıklık barındırsa da, sultanın bu derin tevazu gösterisi sonraki yüzyıllarda ulema ve mutasavvıflar için adeta bir rehber, bir felsefi model niteliği taşımıştır.

17. YÜZYILIN DİNİ-SİYASİ ATMOSFERİ VE "AÇIK TÜRBE" MODASI

İstanbul'da bu mimari tarzın bir dönem adeta "moda" haline gelmesi, rastlantısal bir estetik tercihten ibaret değildir. 17. yüzyılın ortalarından 18. yüzyılın ortalarına kadar uzanan yaklaşık bir asırlık süreç (1661-1763), Osmanlı coğrafyasında neredeyse hiç kubbeli türbenin inşa edilmediği, açık türbe mimarisinin zirveye ulaştığı bir dönemdir. Bu dönüşümün arkasında, dönemin en radikal dini ve sosyal hareketlerinden biri olan Kadızadeliler yer almaktadır.

Dönüm Noktası: Köprülü Mehmed Paşa’nın Kubbesiz Kabri Bu akımın İstanbul’daki en sarsıcı ve ilk örneği Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa Türbesi’dir. Rivayete göre, paşanın vefatının ardından oğlu ve Padişah IV. Mehmed, aynı gece sadrazamı kabrinde alevler içinde görürler. Dönemin en etkili Kadızadeli figürlerinden olan Vanî Mehmed Efendi’ye danışıldığında; paşanın azap çektiği, kabrinin ferahlaması ve ilahi rahmetle buluşması için üzerindeki kubbenin yıkılarak yağmur suyunun doğrudan toprağa ulaşması gerektiği fetvası verilir. Bu tavsiyeyle kubbe yıkılır ve İstanbul’da yüzyıl sürecek açık türbe akımının kapısı aralanır.
Kadızadelilerin savunduğu, dinin asr-ı saadet dönemindeki sadeliğine dönme fikri ve her türlü gösterişe, bidate karşı çıkan katı tutumu, devlet adamlarının ve kadıların mezar mimarisine doğrudan yansımıştır.

İSTANBUL’UN HAFIZASINDAKİ 13 ÂSUMÂNÎ DURAK

Nisa Akaslan’ın Marmara Üniversitesi bünyesinde (2024) hazırladığı kapsamlı yüksek lisans tezi, İstanbul’un saklı kalmış bu hafızasını gün yüzüne çıkararak tam 13 açık türbeyi kataloglamıştır. Çoğunluğu ulema sınıfının ve devlet bürokrasisinin merkezi olan Eyüp ve Fatih bölgelerinde yoğunlaşan bu yapılar şunlardır:
Eyüp Bölgesi: Buhûrîzâde Şeyh Yakub Efendi, Dükakinzâde Mehmed Paşa, Hadım İbrahim Paşa, Mustafa Ağa, Paşmakçızâde Ali Efendi, Meşrepzâde Mehmed Ârif Efendi ve Sâdeddin Efendi Türbeleri.
Fatih Bölgesi: Tarihçi ve şeyhülislam Kemâlpaşazâde, Mesih Mehmed Paşa ve Veliyyüddin Efendi Türbeleri.
Üsküdar Bölgesi: Ayşe Bahri Kadın ve Kırımî Hüseyin Efendi Türbeleri.
Edirnekapı Çevresi: Ak Türbe.

MİMARİDE SADELİK VE VAKUR DETAYLAR

Bu 13 türbenin ortak mimari kimliği; süslemeden uzak, minimum bezemeyle şekillenmiş bir vakarlığa dayanır. Planları genellikle kare, dikdörtgen veya sekizgen olan bu yapılarda kubbe, çatı veya tonoz kesinlikle bulunmaz. Etrafları sadece mermer parmaklıklarla veya demir şebekelerle çevrilidir. İç kısımdaki mermer sandukaların üzeri genellikle kırmızı ya da yeşil örtülerle kaplıdır. Bazı örneklerde sonradan eklenmiş ahşap çardaklar görülse de, yapıların orijinal tasarımları bütünüyle gökyüzüne dönüktür. Süsleme unsuru olarak yalnızca birkaç yapıda mütevazı rumî bezemeler veya hançer kabartmaları göze çarpar.

DOĞAYLA BAŞ BAŞA BİR FANİ OLMA MANİFESTOSU

Açık türbe mimarisi, taşın üzerine kazınmış bir felsefi manifestodur. Bu yapılar, sahiplerinin dünyadaki makamları ne kadar yüksek olursa olsun, ölüm karşısında ne kadar çıplak ve savunmasız olduklarını her an hatırlatır. Üzeri kapatılmayan bir mezar; toprağa, rüzgâra, yağmura yani doğrudan yaratılışın özüne teslimiyettir.

1763 yılında inşa edilen Koca Râgıb Paşa Türbesi ile bu mimari akım son bulmuş, Osmanlı dünyası siyasi ve dini atmosferin değişmesiyle yeniden klasik kubbeli yapılara yönelmiştir. Ancak İstanbul’un bağrında kalan bu 13 âsumânî türbe, gücü elinde bulunduranların dünyaya bıraktığı en zarif tevazu dersi olarak, gökyüzünün altında sessizce nöbet tutmaya devam etmektedir.

Kaynak

Bu bilgiler, Nisa Akaslan tarafından hazırlanan “İstanbul’da Açık Türbe Mimarisi” başlıklı yüksek lisans tezinden (Marmara Üniversitesi, 2024) alınmıştır. Tez, İstanbul’daki 13 açık türbeyi kataloglamış, mimari ve dini nedenlerini derinlemesine incelemiştir.