Yarısı bölünmüş bir simit ve karton bardakta soğumaya yüz tutmuş bir çay... Bütün hikaye bu kadardı aslında. Ama bazen bir simit kırıntısı, en pahalı sofralardan daha çok şey anlatır. Başımı kaldırdım, o simidin ve çayın sahiplerine baktım.

O an etrafta neyin çaldığının, şehrin hangi telaşla aktığının hiçbir önemi kalmamıştı. Çünkü karşımda duranlar, bütün sesleri bastıracak kadar güçlü bir sessizliği paylaşıyordu. Konuşmuyorlardı. Sanki kelimeleri çoktan tüketmişler, alfabesi sadece bakışmak ve durmak olan yeni bir dil icat etmişlerdi.

Bizler "Görüldü" kelimesini hep telefon ekranlarındaki sembollerle tanıdık. Ama o iskelede şahit olunan şey, dijital bir bildirimden çok daha başkaydı. Kimsenin içini, derdini, ne yaşadığını bilmek haddimiz değil elbette. Ama o duruşa bakınca anlıyorsunuz; belli ki sevmeyi o ışıltılı vitrinlerin önünde öğrenmemişlerdi. O birliktelik, bugünün sığlığına inat, çok daha eskilere uzanan kadim bir buğu içeriyordu.

İçlerinde yıllardan kalma bir birikim var gibiydi. Henüz sahile, o kalabalığa bırakmak istemedikleri, kendilerine sakladıkları bir serinlik hali... Birbirlerine hesap sormadan, hayattaki her sorunun bir çaresi olduğunu bilerek yürüyorlardı. Adımları senkronize değildi belki, robotik bir uyum içinde değillerdi ama zaten umursadıkları bu değildi. Gerçekten umursadıkları tek şey; yan yana adım atabilmek ve taze bir nefes alabilmekti.

Bebek Hümayun-u Abad Camii'nin yanından süzülüp gittiler. Nereye gittiklerinin, kim olduklarının hiçbir önemi yoktu. Çünkü onlar, cevabı olmayan bir soruyu çözmüş gibiydiler.

Ben ise o sırada İBB Türkan Sabancı Bebek Parkı’ndaydım. Sahil tarafında değil, parkın içindeki o banktan denizi izliyordum. Tarif etmesi zor... Orada sanki başka bir zaman akıyordu. Etrafımdaki asırlık çınarlar, ağaçlar sıradan birer bitki değildi sanki. Her biri gölgeler arasında sükûneti icra eden, kadim devlet terbiyesi almış vakur muhafızlar gibiydi. İnsana "kendine gel" diyen bir ağırlıkları vardı.

O an aklıma semtin adı düştü. Tarihçiler "Bebek Çelebi"den bahseder ama o parktaki huşuyu görünce içimden başka bir şey geçirdim. Belki de buraya, bebeklerin en rahat uyuyabildiği, o masum uykuların bölünmediği bir yer olduğu için "Bebek" denmişti. Oradaki her bir kuşu bir bebek gibi düşünün... Öyle masum, öyle kendi halinde.

Gözüm parkın tabelasına takıldı sonra. Türkan Sabancı Hanımefendi'ye; sayısız dernek ve vakfa yaptığı katkılardan, hayatın önündeki engelleri birer birer kaldırdığını hatırlayarak... Hatta o insanlara engellerini unutturabilecek seviyedeki o ince hassasiyetinden ötürü en kalbi şükranlarımı sundum. Kendisine sağlık, afiyet ve huzur dolu dualarımı gönderdim.

Olur da Bebek’e yolunuz düşerse... Sizden ricamdır; sakın hiçbirini rahatsız etmeyin. En azından o parkta, hiçbir kuşu olağan akışından çıkartmamaya özen gösterin. Zaten o ağaçların gölgesinde, o ortak adaba hürmet etmek zorunda olduğunuzu hissetmek çok güç olmayacak...

Ne o kuşları, ne o ağaçlardaki devlet terbiyesini ürkütün... Ne de o kadim buğu ile göz göze gelin. Onunla sadece zihninizde karşılaşın. Çünkü o öyle bir haldir ki; dalga sesine bile nazar değebilir. Ve bir kere değdi mi... İşte o zaman ne yazın, ne kışın, ne ilkbaharın ne de sonbaharın bir tadı kalır.

Ben o tadı kaçırmamak için öyle yaptım. O park, içimin bir yanı hep çocuk kalabildiği için kendimi anne evinde gibi hissettirdi bana. Eğer "Orada ne oldu Latif, anlatsana?" diye sorarsanız; size "Her şeyi anlatacağım" derim. Ama siz, o cümleden sonra usul usul uzaklaşmamdan anlayın cevabı.

Çünkü toprağın, taşın o sessiz sevgisini şimdi size nasıl anlatayım? İçimden anlatırım, haykırırım da... Duymazsınız. Nasip olur da başka bir bardak çayda denk gelirsek... O zaman anlatmak yerine, beraber susarız.

Ben şimdilik öyle yaptım. Usul usul uzaklaştım.

İyi haftalar...