İsrail’de seçim sonuçlarını anlamak için yalnızca kimin kaç sandalye kazandığına bakmak yetmiyor. O sandalyelerin hangi siyasi sınırlar içinde bir araya gelebildiğini de incelemek gerekiyor. Çünkü hükümeti kuracak çoğunluk ile devletin yönünü değiştirecek irade aynı şey değil. 27 Ekim sandığının ortaya çıkardığı düğüm tam da burada: Netanyahu’ya karşı bir çoğunluk ihtimali var; İsrail’in Filistin politikasını değiştirecek bir çoğunluğun varlığı ise henüz gösterilmiş değil.

Netanyahu karşıtı blok ile Arap partileri birlikte 67 sandalyeye ulaşıyor. Kâğıt üzerinde hükümet kurulmasına yetecek bir sayı. Fakat siyasetin önüne koyduğu engeller, aritmetiğin sunduğu imkânlardan daha ağır olabilir. Arap seçmenin temsilcileri, hükümetin kaderini belirleyebilecek güçteyken hükümetin siyasi yönünü belirlemede ne kadar söz sahibi olabilecek?

İsrail’de sandıktan başka bir başbakan çıkabilir. Fakat başka bir İsrail’in çıkacağını düşünmek, seçim sonuçlarına taşıyabileceklerinden fazla anlam yüklemektir.

Çünkü devletlerin yönünü yalnızca liderlerin kişilikleri belirlemez. Kuruluş anlayışları, güvenlik doktrinleri, kurumları ve kendilerine biçtikleri tarihsel roller, hükümetlerin ömrünü aşar. İsrail’deki iktidar mücadelesini değerlendirirken de sandalyelerin dağılımı kadar bu sürekliliğe bakmak gerekir.

Netanyahu’nun siyasi geleceği elbette önemlidir. Ancak bütün meseleyi onun kalıp gitmesine indirgemek, Filistin sorununu bir liderin tercihlerinden ibaret sayma tehlikesini taşır. Böyle bir okuma, Netanyahu öncesini görünmez kıldığı gibi ondan sonrasına da gerçekçi olmayan beklentiler yükler.

İşgal, yerleşimler ve Filistinlilerin egemenlik haklarının sınırlandırılması Netanyahu’yla başlamadı. Dolayısıyla onun iktidardan ayrılmasıyla bunların kendiliğinden sona ereceğini düşünmek için bir neden yok.

İsrail, kendisini yalnızca mevcut sınırlarını yöneten bir siyasi yapı olarak tanımlamıyor. Yahudi halkının tarihsel yurdu ve güvenliğinin teminatı olma iddiası, devletin kimliğinde merkezi bir yer tutuyor. Dinî ve milliyetçi hareketler ise bu tarihsel aidiyet anlayışını toprak üzerinde genişleyen egemenlik talepleriyle birleştiriyor. Bu hareketlerin hükümetler üzerindeki etkisi, seçimleri yalnızca sağ ile sol arasında bir yönetim yarışından çıkarıyor.

Burada dikkat edilmesi gereken, İsrail toplumunu veya bütün Yahudileri tek bir siyasi iradeye indirgememektir. İsrail içinde işgale karşı çıkanlar, Filistinlilerle eşitliği savunanlar ve hükümet politikalarına itiraz edenler bulunuyor. Asıl mesele, bu itirazların devlet politikasını değiştirecek güce ulaşıp ulaşamadığıdır.

Nitekim Netanyahu’ya karşı olmakla onun Filistin politikasının temel kabullerine karşı olmak aynı şey değildir. Bir siyasetçi Netanyahu’nun yönetim tarzını, yargıya müdahalesini veya koalisyon ortaklarını eleştirirken Filistinlilerin bağımsızlığı konusunda benzer sınırlarda durabilir.

Bu nedenle muhalefetin hangi başbakan adayında birleştiğinden önce, hangi politikadan ayrıştığını sormak gerekiyor.

Yerleşimlerin genişlemesine karşı mı? Filistinlilerin kendi geleceklerini belirleme hakkını kabul ediyor mu? Güvenliği yalnızca İsrail vatandaşları için değil, Filistinliler için de vazgeçilmez görüyor mu? Toprak üzerindeki tarihsel ve dinî iddiaların başka bir halkın haklarını ortadan kaldıramayacağını söyleyebiliyor mu?

Bu sorulara cevap vermeyen bir değişim, uluslararası kamuoyuna yeni bir başlangıç gibi sunulsa da mevcut düzenin daha kabul edilebilir bir dille sürdürülmesine dönüşebilir.

Üstelik lider değişikliği bazen devlet üzerindeki dış baskıyı da hafifletebilir. Yeni yüzler, yumuşayan açıklamalar ve yeniden başlayan diplomatik temaslar, politikanın özünde henüz bir değişiklik yokken ilişkilerin normalleşmesine gerekçe yapılabilir. Böylece dünya yeni hükümete zaman tanırken Filistinliler aynı koşullar içinde yaşamaya devam eder.

Bu ihtimal, liderler arasındaki farkları önemsiz kılmaz. Bir hükümetin savaşı durdurması, insani yardımı açması veya yerleşim kararlarını engellemesi insanların hayatında somut karşılık bulur. Fakat bu adımlarla sorunun temelini değiştiren siyasi dönüşümü birbirine karıştırmamak gerekir.

Orta Doğu’nun ihtiyacı, yalnızca daha uzlaşmacı konuşan bir İsrail hükümeti değildir. Filistinlilerin haklarını kendi güvenliğinin karşıtı saymayan bir devlet anlayışıdır.

Bu yüzden seçim sonrasında bakılması gereken yer başbakanlık koltuğundan daha geniştir. Koalisyon protokolüne, toprak politikasına, askerî uygulamalara ve Filistinlilerin siyasi geleceği için kabul edilen sınırlara bakılmalıdır.

İsrail’de iktidarın el değiştirmesi mümkündür. Fakat iktidar kavgasının, devletin yerleşmiş hedefleriyle hesaplaşmaya dönüşeceğini varsaymak büyük bir yanılgıdır.

Asıl soru, kimin başbakan olacağı değil, yeni başbakanın hangi hedeften vazgeçeceğidir.

Çünkü bir halkın özgürlüğünü sürekli erteleyen anlayış yerinde duruyorsa isim değişikliği, o halk için yeni bir gelecek anlamına gelmez.