Dün sabah erken kalktım. Pencereden martıların hengamesini izlerken kahve yaptım. Buharı camı buğulandırdı. Birden aklıma takıldı: Bu memlekette en çok neye ihtiyaç var? Cevap geldi hemen: Susma cesaretine.
Herkes konuşuyor çünkü. Kimse dinlemiyor. Herkes hoca, kimse talebe değil. Herkes fikir veriyor, kimse düşünmüyor.
Akşam televizyonu açtım. Kravatlı üç adam ekonomiden bahsediyor. Biri “faiz” dedi, diğeri “enflasyon” diye bağırdı, üçüncüsü masaya vurdu. Hiçbiri diğerinin cümlesini bitirmesini beklemedi. Kanalı çevirdim, bu sefer deprem. Yine üç kişi, yine aynı tablo. Biri maket gösterdi, diğeri harita açtı, üçüncüsü ikisinin de yanıldığını söyledi. Kapattım televizyonu. İçimden dedim ki: Acaba bu memlekette dinleyen kalmadı mı?
Telefonu elime aldım. Sabah sekizde bir adam yazmış: “Ekonomiyi düzeltmenin yolu şu.” Öğleye doğru aynı adam Ukrayna’da strateji belirlemiş. Akşam olmuş, deprem yönetmeliği hazırlamış. Gece yarısı da Ortadoğu’ya çözüm bulmuş. Traş bile olmamış adam. Pijama giymişken yazdığı belli. Ama kesin konuşuyor. Kesin.
Bir zamanlar “emin değilim” demek, düşünen adamın işiydi. Şimdi korkaklık sayılıyor. Bir zamanlar “araştırayım” demek, dikkat işaretiydi. Şimdi zayıflık. Bir zamanlar itiraf etmek, yani “yanılmışım” demek, olgunluktu. Şimdi aptallık.
Ne zaman böyle olduk?
Fikir edinmek kolay iş. Hazır paket alıyorsunuz, götürüyorsunuz. “Şu parti iyi, bu parti kötü. Şu taraf haklı, bu taraf haksız.” Fikre sahip olmak başka. Okumak gerek, düşünmek gerek, karşıt görüşü anlamaya çalışmak gerek. Bazen fikrini değiştirmek gerek. Bazen sessiz kalmak gerek. Emek ister bunlar. Vakit ister. Biz hızlıya alıştık. Hızlı yemek, hızlı haber, hızlı fikir.
On dakikalık video izliyorsunuz, kırk yıllık birikime karşı çıkıyorsunuz. İçiniz rahat.
Bir hoca anlattı. Dersinde tarih anlatıyormuş. Bir öğrenci ayağa kalkmış: “Hocam yanlış anlatıyorsunuz.” Hoca sormuş: “Ne okudun?” Öğrenci: “Video izledim. Yorumlar da öyle diyor.” On dakika ile kırk yıl çarpıştı. On dakika kendini haklı gördü.
Öğleden sonra berbere gittim. Yan koltukta bir adam gazetesini okuyordu. Okumuyordu aslında, bakıyordu sadece. Sonra berbere döndü: “Merkez bankası şöyle yapmalı.” Berber makineyi kapattı: “Haklısın abi.” Bekleme koltuğundaki genç telefondan başını kaldırdı: “Yok canım, asıl sorun başka.” Üç kişi, üç çözüm. Hiçbiri ekonomist değil. Ama üçü de emin.
Akşam merdivende komşuyla karşılaştım. Elinde çöp torbası, üşümüş, yorgun. “Şu deprem işini,” dedi, “bana verseler iki ayda hallederim.” Güldü. Ben de güldüm. Ama ikimiz de biliyorduk ki adam ciddi.
Ne yapmalı peki?
Şunu deneyin: Bir hafta boyunca hiçbir konuda kesin konuşmayın. “Bilmiyorum” deyin. “Düşünmeliyim” deyin. “İlginç” deyin. Göreceksiniz, omuzlarınız hafifleyecek.
Şunu deneyin: Fikir edinmeden önce üç kaynak okuyun. Biri sizin gibi düşünen, biri karşıt düşünen, biri ortada duran. Sonra konuşun.
Şunu deneyin: Aynaya bakın. Kendinize sorun: “Bu konuya ne kadar emek verdim? Yoksa sadece öfkem mi konuşuyor?”
Gece pencereye döndüm. Martılar sustu artık. Şehir ışıkları yanıyor. Kahvem soğumuş.
Yarın yine açacağım televizyonu. Yine üç adam konuşacak. Yine telefonu açacağım. Yine herkes her şeyi bilecek. Ama ben bir şey deneyeceğim: Susmayı. Dinlemeyi. “Bilmiyorum” demeyi.
Belki değişen bir şey olmaz. Belki kimse fark etmez. Ama en azından ben fark edeceğim. Çünkü güç, herkesten yüksek sesle bağırmakta değil. Gerektiğinde sessiz kalabilmekte. Bunu anladığınız gün, zaten her şeyi anlamışsınız demektir.