Allah (cc) dünyadaki her şeyi insanın istifadesine sundu çünkü yarattığı insanın yaratılış amacına uygun yaşaması için bu ikram da gerekliydi. İnsanoğlu bu ikramın kadrini bilmese de “murad-ı ilahî” tecelli etsin diye sadece dünya içindeki her şey değil, göklerde bulunanlar da insanların daha güzel yaşamaları için yaratılmıştır.[1] Her bir yaratmasında hikmetler bulunan Rabbulalemin, yarattığı dünya ile dünyada yarattığı insanı sonsuz ilmi gereği “barışık” yaratmıştır. Dolayısıyla dünyanın habitatı ile insanın tabiatı arasındaki yakınlık ve uyum Yüce Yaratıcı’nın sonsuz ve kusursuz hikmeti gereğidir.
Ama insan kimi zaman tabiatı gibi habitatını da umursamayabiliyor. Bu umursamazlık hem insana hem de tabiata ciddi zararlar verebiliyor. İnsan dışındaki bütün canlılar dünyanın ekolojisine katkı sunarken, yeryüzünde dünyanın ekolojisine zarar veren, dünyanın doğal güzelliğini bozan tek varlık insandır. Dolayısıyla insanı dünyadan çekip aldığınızda dünyanın habitatında bir bozulma meydana gelmeyeceği gibi dünya daha da güzelleşir: sular temizlenir, canlı türleri artar, yeşil alanlar da çiçek türleri de çoğalır. Buna rağmen Allah cc hikmeti gereği yeryüzünü hatta göklerde ve yerde ne varsa insanın istifadesine sunmuştur. Bu istifadeyi herkesin birebir kavraması düşünülemez. Herkes sahip olduğu feraset, basiret ve hikmet kadarınca bunu anlayıp kavrayabilir.[2]
Rabbulalemin’in sunduğu bu istifade insanoğlunu yeryüzündeki diğer bütün canlılardan ayrıştırıyor. Bu eşsiz hikmetinden olsa gerek insanoğlu sair yaratılmışlardan mertebe olarak da farklı bir yerde konumlanmıştır. Öyle ki insan dünya üzerindeki her şeyden istifade etmede ve onları kendi amacına uygun hale getirmede oldukça mahirdir. Başka hiçbir canlı diğer bir canlıyı kendi emelleri için kullanamazken insan canlı ve cansız varlıkları kendisi için kullanmayı başarmıştır. Amacı, niyeti çoğu kez iyi olmasa da insan yeryüzündeki her varlığı kendisine boyun eğdirmiştir.
İnsanın ayrıcalığı bununla sınırlı değil; insanoğlu Rabbulalemin’in lütuf ve keremiyle bir yandan diğer canlılardan farklı olarak ahlak sahibi olabiliyorken, öbür yandan da bu ilahi vergi insanı dünya üzerinde düşünce ve yaşantısını bir ileri merhaleye taşıyabilen yegâne canlı da kılıyor. Aklıyla, zekâsıyla, ahlakıyla, eğitimiyle, merakıyla, anatomisi itibariyle (ör: dik duruşuyla, parmaklarını farklı şekillerde kullanmasıyla) büyük bir avantaja sahiptir. Keza ikramat-ı ilahiyeden olan bu önemli ve değerli meziyetlere sahip insanoğlu duyu organlarının eksikliğini icad ettiği aletlerle giderebilen yegâne varlıktır. İlahi bir lütuf ile insanlar el ve ayak başparmaklarını aktif kullanmak suretiyle sayılmayacak kadar çok ve önemli ayrıcalıklara sahip olmuşlardır. Başparmak deyip geçmeyin;
medeniyetler sahibi olarak bizlerin hem fizikî, estetik gibi görsel alanlarda hem de düşünsel alanda ilerleme kat edişimiz başparmaklarımızı kullanabilmemizle de alakalıdır.
Dünyaya gönderilişinin üzerinden ne kadar zaman geçtiği bilinmese de insanın cemadat (yani taş, maden vs gibi “can sahibi” olan “donuklar”), bitki ve hayvanlardan çok sonra dünya üzerinde var olduğu biliniyor. Buna rağmen insanlardan milyonlarca, yüz milyonlarca yıl önce dünya üzerinde yaşamaya başlayan diğer varlıklardan hiçbiri yaşamını ilk günkü durumdan bir tek adım ileriye taşıyamamıştır. Bundan sonra da hiçbir bitki, hiçbir hayvan kendi durumunu iyileştirmeye muktedir değildir çünkü onların fıtratı kendileri ile ilgili bir sorgulamaya, durumları ile ilgili bir araştırmaya uygun değildir.
Bakınız, ilk kuş nasıl yuva yapmışsa, aradan milyonlarca yıl geçmesine rağmen miladi 21. asırdaki kuşlar da aynı şekilde yuva yapmaktadır. Arı ilk gün nasıl bal yapmışsa, bugün de aynı şekil ve yöntemlerle bal yapmaktadır. Keza aslan ilk gün nasıl avlanmış ise dünya durdukça aynı hal üzre avlanmaya ve yaşamaya devam edecektir.
Çünkü insandan başka hiçbir varlığa yaşamını bir ileri merhaleye taşıyabilecek, kabiliyetini geliştirecek meleke ve özellik verilmediği gibi hayatı hakkında “merak taşıma” nimeti de verilmemiştir. Bu yüzden de olmalı ki yeryüzünde sadece insana sorumluluk yüklenmiştir. Bu sorumluluk bilinci ile tanışan insan varlığa ve varlığına dair sorgulamayı öğrenir. İnsanoğlu kendisine bahşedilen melekeler ve elbette merak edebilme kabiliyeti sayesinde varlığına dair sorular sormuş, varlığı ve yaşamı hakkında ”anlam arayışı”na başlamış, varlığa dair sorduğu sorulara tatmin edici cevaplar al(a)madığından olsa gerek asırlardır farklı yol ve yöntemlerle bu değerli arayışını sürdürmektedir.
Haklıdır da; düşünebilen, merak sahibi, bilgisini geliştirebilen insanoğlu bu hasletlerinden dolayı var olmanın gayesini öğrenmek ister. İşte bu yüzden sözünü ettiğimiz mesele (var olma ve ölümdeki gaye-anlam) insanlığın ilk döneminden itibaren merak konusudur:
Neden varız?
Ben kimim?
Yaratıldıysak Allah bana sordu mu?
Neden buradayız?
Dünya dedikleri bu gezegene “nereden”, “ne için” geldik ya da getirildik..?
Bu merak ve sorgulama kadim bir sorundur ve insanoğlu merakını, bilgisini, irfanını geliştirdikçe sorunun derinleştiğini görüyoruz:
Bizler simülasyon(da) mıyız?
Hakikaten biz var mıyız?
Ya da,
Yokluk var mı?
Hayatta olmak yeterli mi?
Bu hayatın bir gayesi, bir anlamı var mı?
Ünlü düşünür Mark Twain’in dediği gibi, “İnsanların en önemli iki günü: doğdukları gün ve niçin doğduklarının cevabını buldukları gündür.”[3]İnsanın zihnini ciddi manada meşgul eden doğum yani varlık alanına çıkma, başlı başına bir mucizedir ancak bu mucize aynı zamanda insan için bir muammadır da. İşte bu muammanın anlaşılır hale gelmesi için insanoğlunun yaradılışına dair sorulara cevap bulması gerekmektedir. Çünkü insanoğlunun en kadim endişesi, korkusu “bilinmezlik” korkusudur. Bu bilinmezliğin asırlarca süregelmesinin neden olduğu “belirsizlik” kaygıları, kaygılar da endişe ve huzursuzluğu arttırmaktadır. Her ne kadar bu durum “merak”ı harekete geçirse de bilinmezlik ama bilhassa belirsizlik hiçbir dönem arzu edilen bir durum olmamıştır.
[1]45: 13.
[2]Bu hususla ilgili Prof. Dr. Soner Duman’ın “O Bize Yeter” adlı eserinin 43-45. Sayfalarına bakılabilir.
[3] Adnan Bülent Baloğlu, Kadim Sorular, s.36.