Cinayet haberleri, adeta günlük manşetlerimiz oldu. Tarfikte cinayet, park yeri sebebiyle cinayet, başı kesik maktuller, ölen bir çocuk-öldüren de çocuk vb... İnsanın dili varmıyor söylemeye ama gerçek bu. Daha bıyığı terlememiş, hayatın ne olduğunu bile tam kavrayamamış çocuklar, ölümün tarafı hâline gelebiliyor. Ve biz, kendimizi hâlâ “merhamet dini”nin mensupları olarak tanımlıyoruz. İslâm, daha ilk kelimesiyle “Rahmet”tir. Allah kendisini Rahmân ve Rahîm olarak tanıtır. Peygamberi, “Çocuklara merhamet etmeyen bizden değildir” diye uyarır. Buna rağmen bugün çocuk; ya şiddetin faili ya da kurbanıdır. Bu çelişkiyi görmeden hiçbir sorunu çözemeyiz.

Son yıllarda kamuoyuna yansıyan şiddet vakalarında dikkat çeken en sarsıcı husus, failin de mağdurun da çocuk olmasıdır. Henüz ahlâkî muhakemesi tamamlanmamış, vicdanî olgunluğa erişmemiş bireylerin bu denli ağır fiillerin öznesi hâline gelmesi, sadece adlî bir problem değil; aynı zamanda derin bir medeniyet, eğitim ve değer kriziyle karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir. Bu noktada şu soru kaçınılmazdır: Biz ki kendisini “merhamet dini” olan İslâm’a mensup sayan bir toplumuz; nesillerimiz nasıl oldu da merhametten bu denli uzaklaştı?

İslâm düşüncesinde merhamet tali bir erdem değil, varoluşsal bir ilkedir. Kur’ân’da Allah Teâlâ kendisini “er-Rahmân” ve “er-Rahîm” sıfatlarıyla tanıtır; Hz. Peygamber (s.a.s.) ise “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz” buyurarak merhameti imanın toplumsal tezahürü olarak konumlandırır. Bu bağlamda çocuk; korunması, yetiştirilmesi ve şahsiyeti inşa edilmesi gereken bir emanet olarak telakki edilir. Dolayısıyla çocukların şiddetin faili veya kurbanı hâline gelmesi, yalnızca bireysel sapmalarla değil, bu emanet bilincinin zedelenmesiyle açıklanabilir.

Şeriat Adalettir Merhamettir

Yıllarca adaletin kaynağı olan “İslam Şeriatı” insanlara kapkara gösterildi. Beşeri sistemler ise hümanist gösterildi. Peki, ne oldu tüm dünyada suçlar katlanarak çoğalmaya devam ediyor. Vahşi caniler cezaevlerinde mağdurlardan alınan vergilerle besleniyorlar. Bundan cesaret alan diğer cani ruhlular, paşa yatar çıkarım diyerek canlara ırzlara kıymaya devam ediyor. İdam ve kısas da dâhil İslam şeriatının caydırıcı cezaları gelmeden insanlık için huzur hayaldir. İşte güya dünyanın en müreffeh ülkelerinde dahi suçlar katlanarak çoğalmaya devam ediyor.

Tarih boyunca toplumların en temel arayışı huzur ve emniyet olmuştur. Canın, malın ve namusun korunmadığı bir düzende ne medeniyetten ne de gerçek refahtan söz edilebilir. Ne var ki modern çağda adalet anlayışı köklü bir dönüşüme uğramış; asırlarca adaletin kaynağı olarak kabul edilen İslam şeriatı, sistematik biçimde “sert”, “ilkel” ve “insanlık dışı” olarak yaftalanırken, beşerî hukuk sistemleri “hümanist” ve “çağdaş” sıfatlarıyla yüceltilmiştir.

Ancak ortaya çıkan tablo, bu söylemlerin ciddi biçimde sorgulanmasını zorunlu kılmaktadır. Bugün dünyanın hemen her bölgesinde suç oranları artmakta; cinayet, tecavüz, gasp ve organize suçlar katlanarak çoğalmaktadır. Üstelik bu artış, yalnızca yoksul ya da istikrarsız ülkelerde değil, “en müreffeh” ve “en gelişmiş” olduğu iddia edilen toplumlarda da açıkça görülmektedir. Bu durum, beşerî ceza sistemlerinin caydırıcılık iddiasını fiilen boşa düşürmektedir.

Mevcut sistemlerde dikkat çeken temel sorun, cezanın mağduru değil suçluyu merkeze almasıdır. Vahşi suçlar işlemiş caniler, uzun yıllar cezaevlerinde, mağdurların ve toplumun vergileriyle beslenmekte; çoğu zaman “iyi hâl”, “psikolojik durum” veya “topluma kazandırma” gerekçeleriyle erken tahliye edilmektedir. Bu tablo yalnızca adalet duygusunu zedelemekle kalmamakta, aynı zamanda potansiyel suçlulara da cesaret vermektedir. “Yatar çıkarım” düşüncesi, suçu riskli olmaktan çıkarmakta; caydırıcılığı ortadan kaldırmaktadır.

İslam şeriatının ceza hukuku ise bu noktada köklü bir fark ortaya koyar. Kısas, had ve ta‘zîr cezaları, intikam amacıyla değil; hayatı, toplumu ve masumları koruma amacıyla vazedilmiştir. Kur’an’ın “Kısasta sizin için hayat vardır” (Bakara, 2/179) buyruğu, bu sistemin özünü açıkça ortaya koyar. Caydırıcılık, burada bir zulüm aracı değil; suçun önünü kesen, toplumun geneline güven aşılayan bir emniyet mekanizmasıdır.

İdam ve kısas gibi cezaların sertliği üzerinden yapılan eleştiriler, çoğu zaman sonuçları görmezden gelir. Oysa tarihî ve sosyolojik tecrübe, bu tür cezaların uygulandığı toplumlarda ağır suçların istisna hâline geldiğini göstermektedir. Suçlunun değil suçun cezalandırıldığı, masumun hukukunun esas alındığı bu yaklaşım, gerçek anlamda toplumsal huzurun teminatıdır.

Sonuç olarak, insanlık bugün bir paradoksla karşı karşıyadır: Hümanizm iddiasıyla yola çıkan beşerî sistemler, insanı ne güvende ne de huzurda kılabilmiştir. Buna karşılık, “sert” olmakla itham edilen İslam şeriatı, caydırıcı cezalarıyla asırlar boyunca toplumsal emniyeti tesis etmiştir. Açık olan şudur: İslam şeriatının caydırıcı ceza anlayışı, idam ve kısas dâhil İlahi ahkâma teslim olunmadan, insanlık için gerçek huzur ve güven yalnızca bir hayal olarak kalmaya mahkûmdur.