Bizi halife ve sorumlu olarak dünya üzerinde var kılan Âlemlerin Rabbi ancak anlama kapasitemiz ve kavrama kabiliyetimiz kadar bizi mesul tutar. Bizi aşan konularda Rabbimiz’in bizleri mesul tutmaması O’nun lütuf ve ihsanıdır.

Şüphe yok ki bizi var ederek dünyada yaşamamızı murad buyuran Âlemlerin Yegâne Rabbi Allah Subhanehu Teâla bize şah damarımızdan daha yakın olmuş, lütuf ve ihsanı ile gönderdiği elçileri vasıtasıyla bizi doğru yola sevk etmiştir. Elçileri (selam üzerlerine olsun) bizim anlam arayışımızda olduğu gibi doğru yolu bulmamız konusunda da rehberliklerini ifa etmişlerdir. Bu rehberlik süresince kendilerine inananlar olduğu gibi inanmayanlar da olmuştur. Resullere (as) düşen anlatmak (tebliğ) ve şahidlik-örneklikti (siret-sünnet). İnsanlara düşen de bu elçilere inanmak, güvenmekti.

İmam Gazalî’nin (ö. 1111) dediği gibi, “İnsan aklı, öldürücü zehirle faydalı ilaçları birbirinden ayırmaya yetmediği ve mutlaka bir doktora veya eczacıya ihtiyaç duyduğu gibi, dünya ve ahirette kendisini kurtuluşa erdirecek inanç ve amelleri de kendi başına bilip bulamaz. Kendisini felâkete ve şekavete düşürecek işlerden, saadete ulaştıracak işleri açık olarak ayıramaz. Mutlaka bir mürşide ihtiyaç vardır. O mürşid de peygamberlerdir.” Çünkü insanın sırrını çözemediği, muammalarla dolu bir evrende “öte”den bilgi getiren rehbere ihtiyaç vardır. Herkes kapasitesince bu rehberliği tanır ve bu rehbere uyar. Ancak her dönem nebevi rehberliğe sırt dönenler olmuş hatta elçilerin şehid edildiği dönemler bile olmuştur.

Son Peygamber Hz. Muhammed de (sav) İslam dininin peygamberidir, rehberidir. Bu dine uyan Müslümanlar her alanda diğer dinlerin müntesiplerinden ileride olma imkânına sahiptiler çünkü bütün dönemlerin tecrübesi Müslümanların iki eli arasındaydı. Böylece elçilerin sözünü dinleyip onun izinden giden Müslümanların tarihteki yürüyüşü ahlakî olarak temiz, düşünsel olarak muteal ve ileri düzeyde bir kullukla seyredebilirdi. Nitekim müjdelenmiştir ki mü’minler olarak Allah’ın emirlerine uyarak bu anlamda bildiklerimizle hayatımızı tasarımlasaydık O (cc) bize başka kapılar da açar/dı:

"Siz, bildiklerinizle amel ederseniz Allah da size bilmediklerinizi öğretir." İnsanoğlu ahlaklı, hasbi ve özverili çabalarından dolayı ulaşabildiği bilgi ve imkânlardan sonra kabiliyetlerinin ötesine giren konularda ilahi desteğe mazhar olabilir. Bu konuda ayetlerde de hadislerde de müjdeler, vaatler vardı ve biliyoruz ki Allah Teâla asla va’dinden dönmez.

Bir hadiste, “Hakikat ile insanların arasında nurdan 70 bin, zulumattan 70 bin perde vardır” buyurulmuştur. Bu perdeler ancak ve ancak layıkıyla yaşanan kullukla seyreltilebilir. Bu perdelerin ardındaki hakikate erme ise ancak ahlakî kemal, marifet ve muhabbetle mümkün olabilir.

Demem o ki;

İnsanlar, Allah’ın elçileri ile gönderdiği öğretilerdeki “nüsuk-menasık/ibadetler”le ilişkilerini sağlam tutsalardı ve şuurlu, yani ne yaptığının bilinciyle ibadetlerini eda edebilselerdi ahlakları “güzelleşir”di. Bu manevî/ahlakî güzellik sayesinde yeni ve deruni bilgilere erişen inançlı insanların Allah cc sevgisi farklı bir boyut kazanacaktı. Bu da inananların nüsuklarında-ibadetlerinde “anlam” ve “öte” ile ilgili yeterli bilgi, bilinç ve form bulmalarını kolaylaştıracaktı. Mesela Hac için ihram bu formlardan biridir. Keza namazdaki duruşların, oruçta yemez-içmezliğin “öte”ye ait form ve bilinç taşıdığını biliyoruz.

Aslında “öte” dediğimiz âlem ile ilgili sağlam bir bilinç yakalayabilirsek cevabını aradığımız pek çok soru kendiliğinden çözülürdü. Biz, “İnnalillah ve inna ileyhi raciun”da anlam bulduğu gibi “öte”deydik ve (ondan kopmadığımız için) her daim “öte” ile (ilişki halinde) olduğumuza inanıyoruz. Dolayısıyla adına “öte” dediğimiz her ne varsa bizden hiçbir zaman ayrı kalmadı. Sadece yaşantımızdaki gel-gitlerle ördüğümüz “perdelerimizden” dolayı biz uzak belledik “öte”yi.

Yine biliyoruz ki dinî vecibelerin her biri şu veya bu şekilde ”öte” ile “aşkın” ile ilişkilidir. Bilhassa nüsukların “öte” ile ilişkisi barizdir. Yukarıda söylediğimiz gibi günlük ibadetlerimizde “neden-niçin?” soruları yerine sorduğumuz, “nasıl ve ne kadar?” soruları bizim “anlam sorunu” gibi kadim arayışı sarf-ı nazar etmemiz demekti. Hâlbuki insanın içini kavuran soru “ne/den?” sorusuydu.

Anlamamız gereken o ki pek çok konuda olduğu gibi ibadet konusunda da temel üç soru vardır: ne, neden, niçin?

Bu soruların cevapları insanı hikmetle buluşturur. Yani bu sorulara vereceğimiz doğru cevaplarla ibadetteki hikmeti anlamamız, kavramamız mümkün olacaktır. Bu da Allah’ın ibadet emri ile bizden muradını anlamamıza yardımcı olur. Ancak kabul ediyoruz ki kulluk aynı zamanda irade sınamasıdır, bu sebeple ibadetlerin nihai amacını bilmek zorunda değiliz. Bu durum karşısında bize düşen “duyduk, iman ettik ve uyduk” olmalıdır. Ama şüphesiz kendilerini bu hikmeti öğrenmeye verenlerin alanlarına (felsefe, kelam, tasavvuf, bilim…) dair çalışmaları gerekli ve değerlidir ve alanlarında yetkin olanlar bu konu üzerinde çalışmalarını derinleştirmelidirler.