Modern uluslararası ilişkiler literatürü, askerî ve stratejik tıkanıklık yaşayan aktörlerin, asimetrik güç dengelerini lehlerine çevirebilmek adına "bilişsel savaş" (cognitive warfare) yöntemlerine başvurduğunu sıklıkla kaydeder.
Bu bağlamda, Suudi Arabistan, ABD & İsrail koalisyonunun Yemen müdahalesinde karşılaştığı askerî asimetri ve operasyonel çıkmaz, bölge siyasetinde konvansiyonel askerî stratejilerin ötesinde, inançsal ve sembolik değerlerin stratejik birer enstrümana dönüştürülmesini beraberinde getirmiştir.
Riyad yönetiminin, Yemen’deki Ensarullah (Husi) hareketinin Mekke’yi ve mukaddesatı hedef aldığına yönelik söylemsel inşası, alelade bir savaş propagandasından ziyade, geniş kitleleri manipüle etmeyi amaçlayan sistematik bir dezenformasyon mekanizması ve tipik bir sahte bayrak (false flag) operasyonu niteliğindedir.
Tarihsel perspektiften bakıldığında, egemen güçlerin jeopolitik hedeflerine ulaşmak veya askerî başarısızlıklarını perdelemek adına kurguladığı kitle manipülasyonu stratejileri yeni değildir.
Nitekim Washington-Riyad hattında Yemen ekseninde gözlemlenen bu dezenformasyon tiyatrosu, uluslararası ilişkiler tarihinin en bilinen manipülasyon süreçleriyle çarpıcı metodolojik benzerlikler taşımaktadır.
ABD’nin 1964 yılında Vietnam Savaşı’na doğrudan askerî katılımını meşrulaştırmak için kurguladığı ve yıllar sonra bizzat Pentagon belgeleriyle tamamen uydurma olduğu itiraf edilen Tonkin Körfezi Olayı, bu stratejinin küresel ölçekteki en somut örneklerinden biridir.
Benzer şekilde, 2003 yılında Irak’ın işgaline zemin hazırlamak amacıyla dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell tarafından Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda öne sürülen "Irak’ın kitle imha silahları" argümanı, yüz binlerce insanın hayatına ve bölgesel bir yıkıma yol açan kurumsal bir yalan olarak tarihe geçmiştir.
Bugün Suudi rejiminin "Mekke’ye saldırı" söylemi üzerinden inşa etmeye çalıştığı anlatı, müttefiki ABD’nin bu köklü emperyalist dezenformasyon okulunun güncel ve bölgesel bir replikası niteliğindedir. Asıl amaç; kendi askerî yıpranmışlığını gizlemek ve Yemen halkının meşru savunma direnişini küresel kamuoyu nezdinde marjinalleştirerek şeytanlaştırmaktır.
Sürecin sosyolojik ve dinler tarihi açısından en trajik boyutu ise, Sünni dünyasının ve sünni ana akım medyanın, bu kurgusal anlatıyı rasyonel bir filtreden geçirmeksizin doğrudan benimsemesidir.
Siyaset biliminde "yankı odası" (echo chamber) ve "hakikat sonrası" (post-truth) olarak kavramsallaştırılan bu durum, mezhepçi fanatizm ve ekonomik-politik bağımlılıklar sebebiyle İslami otoritelerin ve entelektüel çevrelerin basiretini köreltmiştir.
Riyad güdümlü medyanın ürettiği bu yapı söküme muhtaç anlatı, kolektif bir sorgusuz sualsiz itaate dönüşmüştür. Sonuç olarak, mukaddesatı koruma refleksi adı altında, her gün aynı kıbleye yönelen mazlum Yemen halkının, çocukların ve sivillerin Amerikan menşeli bombalarla katledilmesine dolaylı veya doğrudan meşruiyet devşiren, sessiz kalan bir dinî-politik elit yapısı ortaya çıkmıştır. Bu durum, İslam dünyasının kolektif vicdanında derin bir entelektüel ve ahlaki kırılmaya işaret etmektedir.
Bu noktada rasyonel ve ampirik bir soru sormak zorunludur: Trilyonlarca dolarlık sermayeyi Batılı silah kartellerine aktaran, Washington’ın bölgedeki jeopolitik taşeronluğunu üstlenen Riyad yönetimi, Mekke ve Medine’nin hamiliğinden bahsederken neden hemen yanı başındaki Gazze’nin demografik ve coğrafi olarak haritadan silinmesine karşı somut hiçbir stratejik hamle geliştirememiştir?
Amerikan yapımı MK84 ve BLU-117 gibi sığınak delici ağır mühimmatlar bölgedeki Müslüman halkların üzerine yağdırılırken, Riyad’ın milyarlarca dolarlık hava savunma sistemleri neden emperyalist ve siyonist aktörlere karşı değil de kendi onurunu savunan Yemen halkına karşı bir tehdit unsuru olarak konumlandırılmıştır?
Ampirik veriler ve jeopolitik realite göstermektedir ki; bu aktörlerin stratejik yönelimi ve karar alma mekanizmaları mukaddesata değil, Beyaz Saray’ın Oval Ofisi’nden dikte edilen jeostratejik çıkarlara endekslidir. Daha Türkçe bir ifadeyle bu aktörlerin kıblesinin mekke olmadığı beyaz saraydaki oval ofis olduğu gerçeği artık bilinmelidir. Mukadesatın örtüsünü pedofillerin ayakları altına seren bir sistem mukaddesatın Hamiliği unvanını haketmemektedir.
Diğer tarafta; Sürecin başat aktörü olan Amerika Birleşik Devletleri ise küresel sisteme demokrasi ve insan hakları retoriği pazarlarken, Orta Doğu sahasını istikrarsızlaştırma, kaos ve vekalet savaşları (proxy wars) için bir laboratuvar olarak kullanmaya devam etmektedir.
Suudi Arabistan’ın Yemen’de gerçekleştirdiği ve uluslararası hukuk açısından açıkça savaş suçu niteliği taşıyan okul, hastane ve pazar yeri bombardımanlarına lojistik, anlık istihbarat ve mühimmat desteği sağlayan Washington, bölgedeki güç boşluğunu kan tazeleyerek yönetilebilir bir kriz halinde tutmayı amaçlamaktadır.
Ancak uluslararası ilişkiler teorilerindeki "realizm" ve "güç politikaları" ne kadar baskın görünürse görünsün, meşruiyetten ve ahlaki zeminden yoksun hiçbir jeopolitik tasarım kalıcı olamamıştır.
Evet!, jeopolitik fay hatlarının yeniden yapılandığı, çok kutuplu yeni bir küresel düzenin inşa edildiği bu tarihsel eşikte, kutsal değerleri sahte bayrak operasyonlarıyla araçsallaştıranlar ve arkalarındaki emperyalist güç odakları, inşa ettikleri bu ahlaki sefaletin altında kalmaya mahkumdur.
Ne Washington’dan gönderilen tonluk mühimmatlar ne de mukaddesatın arkasına sığınan dezenformasyon kampanyaları, bölgedeki yapısal ve ahlaki çöküşü gizlemeye yetmeyecektir.
Tarih, kendi coğrafyasına ve halkına yabancılaşan, sömürgeci yapıların uşaklığını yapan bu aktörleri "stratejik yenilginin ve yıkımın" sembolleri olarak kaydedecektir.
İslam dünyası ve halkları ise bu yapısal manipülasyonları deşifre edip kendi entelektüel ve politik bağımsızlığını kazanmadığı müddetçe, sömürgeleşme tehdidini yapısal bir kader olarak yaşamaya devam edecektir.