İtaat, hayat değildir. Hayat, boyun eğmek değildir. Hayat, çatlamak, taşmak, bilinçle ve tutkuyla kendini yeniden kurmaktır. Arzularımızı bastırmakla, kendimizi ve hayatımızı tüketiriz ve kendimizi hiçleştiririz. Kendimizle yüzleşmediğimiz ve kendimizden korktuğumuz sürece olgunlaşamayız, gelişemeyiz ve yaşayamayız. Hayattan korkanlar ve kaçanlar, kendilerini itaate, baskıya ve korkuya teslim ederler. Kendi yaşama arzusunu ve enerjisini bastıran insan, kendi yaratıcı gücünü susturmakta, kendi üstünde her türlü otoritenin dayatmasına ve buyruk vermesine maruz kalmaktadır. İnsan otoritelerin buyruklarına dayatmasına maruz kaldığında, aslında hayatının katledildiğini ve çalındığını fark etmemektedir.

İtaat eden insanın ruhunda bir boşluk oluşur. İtaat eden insan, sorgulamaz, düşünmez, duymaz, duygulanmaz, düşlemez ve seçmez. İtaat eden insan, yalnızca verilen emirleri tekrar eder. İtaat eden insan, bastırdığı ve baskıladığı arzularını iç dünyasında biriktirir. İtaat eden insan, ruhunda bastırdığı arzularını biriktirdikçe kendi içinde karanlık ve kirli bir canavar üretir. İtaat eden varlık, kendi içinde yarattığı canavarla yüzleşmekten korkar ve kendinden kaçar. Kendini bastıran ve karartan insan, itaat mekanizmasını baskın psikolojik süreç haline getirir ve itaati kutsal bir doğmaya dönüştürür. Kutsallaştırılan ve doğmatikleştirilen itaat, insanı psikolojik, ruhsal, duygusal, düşünsel, siyasal, metafiziksel ve sosyal bir köle haline getirir. İtaat ve kölelik zihniyeti, kültürü ve kimliği, medeniyet, maneviyat ve hayat üretemez. İtaate ve köleliğe dayalı kültürler, doğmalar ve kimlikler, medeniyet ve hayat değil, vahşet üretmişlerdir. İtaat, medeniyetin değil, vahşetin kaynağıdır.

İtaati dayatan doğmaların ve otoritelerin akli, felsefi ve ontolojik hiçbir geçerliliği ve gerekliliği yoktur. Doğmatizm, her yönüyle itaat üzerinden çalışmakta ve kendisini üretmektedir. İtaat, maneviyat değildir. İtaatin hüküm sürdüğü yerde maneviyat yoktur. Maneviyatı var eden şey, hürriyettir. İnsan, kendi bilinç alanını keşfetmeden ve geliştirmeden itaat ettiği sürece, ruhunu ve hayatını yoksullaştırır ve sefilleştirir.İtaati kutsayan bütün doğmatizmler, sefaletten ve vahşetten başka bir şey üretmezler. Yaratıcı tutkuların bastırıldığı bir yaşam, mekanik bir ritüel olmaktan öteye gidemez. İnsan ancak arzularını fark ettiğinde ve onlara sahip çıktığında, hayatın gerçek ritmini, coşkusunu ve sevincini hisseder.

İtaat eden toplumlarda düzen ve güvenlik sağlanmış olabilir. İtaat eden toplumlarda gelişme, değişme ve yaratıcılık yoktur. İnsanlığın bütün bilimsel, felsefi, sanatsal, manevi, teknolojik ve medeni başarıları, özgür toplumlarda meydana gelmiştir. Birey ve toplum, kendileri etrafında ve üzerlerinde örülen itaat zırhını ve zincirini kırdıkça ve aştıkça, yaratıcı ve yenileyici hale gelmişlerdir. İnsanlık için yıldızın parladığı anlar, itaatin kırıldığı ve aşıldığı anlardır. Kendi bilinciyle, düşüyle, duygusuyla ve karanlığıyla yüzleşen insan, özgür olabilir. İtaat, yalnızca bir düzenin, kurumun, kaynağın, ritüelin, kimliğin, kültürün, ve kişinin sürekli olarak tekrarından ve taklidinden başka bir şey değildir. Tekrar ve taklidin olduğu yerde ahlak, bilim, akıl, felsefe, sanat, maneviyat ve hayat yoktur. Hayatın başladığı ve geliştiği yer, baskının ve itaatin kırıldığı yerdir.

İtaatle özdeşleştirilen maneviyat, bir aldatmaca, yanılsama, yanılgı ve yalandır. Sahici varoluşsal maneviyat, insanın kendi yaşama enerjisini, arzularını ve bilinç alanını fark etmesidir ve kendini gerçekleştirmek için çaba sarf etmesidir. İnsan, itaatle kendini küçülttükçe ruhu büzülür, bilinç zayıflar ve yaratıcılığı ölür. Yaşama enerjisi köreltilmiş ve bastırılmış insan, yalnızca bir ritüel ve alışkanlık makinesi haline gelmektedir. Günde aynı ritüeli defalarca yapmayı görev haline getirmenin, insanı küçültmekten, kısırlaştırmaktan ve karartmaktan başka bir sonucu bulunmamaktadır.

Hayat, bilinçle inşa edilir. İnsan kendi vicdanını, aklını ve enerjisini keşfettiğinde, dışsal otoritelerin buyrukları kendi sesi ile çatışmaktadır. Otoritelerin buyruklarını, emirlerini ve yasaklarını sorgulamaya ve onlarla çatışmaya başladığı andan itibaren insan, özgürlük tecrübesine giden yolları kendisine açmaktadır.İtaat eden insan, renksiz, kokusuz ve tatsız yaşayabilir, ama hayat kuramaz. Hayat, bilinç ve arzuların çarpıştığı, aklın ve arzunun bir araya geldiği noktada başlar.

Hayatı kurmak için, bütün itaat biçimleri parçalanmalı, kırılmalı ve aşılmalıdır. Kendi içimizdeki karanlık taraflarımızla ve kişiliklerimizle yüzleşerek, yaşama enerjimizi bastırmak yerine ortaya çıkmasına imkanlar yaratmalıyız. Özgürlüğü fark etmek, yaşama enerjimizi fark etmekle başlar. Hayat, boyun eğmek değil, direnmek, sorgulamak ve yaratmaktır. İtaat bir yol olabilir, ama asla hayatın kendisi olamaz. Özgürlük, bilinç ve arzuların coşkulu bir şekilde yaşanmasıdır. Bastırılmış yaşam enerjisi, itaatin susturduğu hayatın çığlığıdır. Hayat, bu çığlığın fark edilmesiyle başlar.