Yarın bazı illere kar yağacakmış. Haberler uyarıyor: “Zincir takın, erken çıkın, stok yapın.” Ama benim aklım başka yerde. Kar yağdığında şehir yavaşlar, evet, ama asıl ilginç olan, insanların nasıl yavaşladığı. Kimisi panikler, kimisi erteler, kimisi de pencereden dışarı bakar ve uzun zamandır yapmadığı bir şeyi yapar: Hiçbir şey.
Bu “hiçbir şey” anı, aslında her şeydir.
Günlük hayatımız bir borsa gibi işliyor: Sabah açılışta haberler, öğlene kaydı sosyal medya, akşama kapanışta hesaplar. Dolar yükselmiş, altın rekor kırmış, enflasyon rakamları yine “beklentilerin üzerinde”. Anketlerde kararsızlar başı çekiyor, çünkü herkes bir şey söylüyor ama kimse dinlemiyor. Gürültü, bilgi gibi görünüyor; ama aslında her saniye değişen, hiçbir zaman oturmayan bir belirsizlik.
Kar işte bu gürültünün karşısına sessizlik koyuyor. Zorunlu bir devre dışı kalma. Sokaklar boşalır, arabalar park eder, ekranlar bir anlığına sönük kalır. Ve tam bu noktada, zihnin hapishane duvarları çatlar. Dış dünyanın dayattığı aciliyet, korku, tüketim hikâyeleri beyaz bir örtüyle kapanır. Altında ne kalır? Senin gerçeğin.
Kar hem örtbas eder, hem de açığa çıkarır. Üstünü örttüğü şey çamur, çöp, kırık kaldırım, bitmeyen trafik, zaten görmeye değmez. Ama altında saklı kalan asıl şey, senin unuttuğun şeyler: Bir hayalin ertelenmiş hali, bir ilişkinin yarım kalmış cümlesi, bir kararın durup dururken rafa kaldırılışı.
İç pusula işte bu anı bekler. Gürültü bitince konuşmaya başlar. “Sen gerçekten ne istiyorsun?” diye sorar. Cevap hemen gelmez tabii, çünkü biz yıllarca başkalarının pusulasına göre yürüdük. Babanın, toplumun, algoritmanın pusuları… Ama karın sessizliği, bir şansı geri verir: Kendi pusulana bakma şansını.
Filibeli Ahmed Hilmi’nin dediği gibi, “Saadet; hayatı olduğu gibi kabul, zorluklarına rıza, ıslahına gayrettir.” Kar da öyle bir zorluk. Dışarıdan bakınca aksama, kriz gibi görünür. Ama içeriden bakınca? Fırsat. Yavaşlamak zorunda kaldığın için, durmayı öğrenirsin. Durduğun için, farkındalık gelir. Farkındalık geldiğinde, dalgalanmanın içinde hangi değerlerin sabit kaldığını görürsün.
Altın gibi, parite gibi, hakikat de dalgalanır… ama bazı anlar vardır ki, net oturur. Kar yağdığında, o anlardan biri yaşanır. Çünkü dış dünya susar, iç dünya açılır.
Kar sonunda erir. Sokaklar yine kirli, trafik yine yoğun, ekranlar yine bağırır. Ama o kısa sessizlik, bir iz bırakır. Tıpkı dalgalı zamanlarda koruduğun sermaye gibi: Neyi taşıdığın önemlidir.
Kar eridiğinde yanında sükûtu taşı. O sessizlik anında duyduğun o ince sesi, iç pusulayı, unutma. Çünkü hakikat hep o sessizlikte fısıldar. Gürültü ise sadece tekrar eder.
Bu kış, kar yağdığında pencerenin kolunu çevir. Soğuk hava yüzüne vursun, üşüyünceye kadar bekle. O an, dilinin ucuna gelecek olan ilk kelimeyi yutma. O, aslında senin sesindi. Gerisi zaten yankıydı. Belki de en büyük devrim, ilk kez kendi sesinle konuşmaktır.