Kâtip Çelebi, bir gün Şeyhülislâm Yahya Efendi’nin konağına misafir olmuştu. Söz arasında Çelebi’ye sordu:
“Hanenizde Tevarih-i Âli Osman’a ait 1000 ciltten fazla eser olduğu söyleniyor, doğru mu?”
Kâtip Çelebi:
“Olması gerekir!”
Fakat Şeyhülislâm’ın bakışlarından kendisine inanmadığını sezmiş olmalı ki, ertesi gün on katır üzerine birbirinden farklı 1300 cilt kitap yükletmiş, Yahya Efendi’nin konağına dayanmıştı. Şeyhülislâmın, katırlar dolusu kitap karşısında şaşırıp kaldığını görünce:
“Efendi Hazretleri, bunlar yalnızca ciltli olanlardır, ciltsiz olarak bundan fazlası var!” deyivermişti.
***
Kâtip Çelebi 1609 Şubat’ında İstanbul Fatih’te doğmuştu, asıl adı Mustafa’ydı. Sarayda görev yapan babası, oğlu beş yaşına geldiğinde, ona hoca tutarak ilk dinî bilgileri aldırmış, Arapça öğrenmesini sağlamıştı. Çelebi bu arada Kur’an’ın bir kısmını da ezberlemişti. Henüz on beş yaşında iken, Osmanlı ordusuyla birlikte Tercan Seferi’ne katılmış, savaşın çok acılar doğurduğunu yakından gözleme fırsatı bulmuştu. 10 yıl kadar ordu ile pek çok sefere katılan Kâtip Çelebi, daha sonra kendini ilmî çalışmalara vermiş, kendi tabiriyle “cihâd-ı asgardan cihâd-ı ekbere” dönmüştü. Çelebi bu ifadesiyle, hayatının 10 yılını verdiği ve siperler arasında geçirdiği bu çetin hayatı, cihâd-ı asgar (küçük savaş) sayıyordu. Onun asıl savaşı, bilgisizliği yenmek için verdiği savaştı ki; o, cihâd-ı ekber (büyük savaş) tabiriyle, bunu anlatmak istiyordu.
***
1639’da zengin bir akrabasının vefatıyla kendisine düşen mirasın üç yük kadarını kitaplara harcamış; geri kalanıyla Fatih Çarşamba’da bulunan evini tamir ettirdikten sonra evlenmişti. Devletteki görevini bırakarak kendi mütevazı köşesine çekilmesi, bütün varlığını kitaba yatırması, zamanını öğrenme ile yazmaya vermesi ve buna ömrü boyunca devam etmesi sonucu çağları aşan eşsiz eserler telif etmişti. Çelebi’de kitap sevgisi “Aşk” seviyesindeydi.
***
Kâtip Çelebi, Arapça ve Farsçayı bu dillerde kitap telif edecek kadar iyi öğrenmişti. Tarihî eserlerinden Fezleke’yi, biyografi eserlerinden Süllemü’l vusül’ü, ilim âleminin ana kaynaklarından biri olarak hâlâ ellerden düşmeyen, büyük değeri dolayısıyla 19. yüzyıl ortalarında Lâtinceye çevrilen “Keşfü’z Zünûn”u Arapça telif etmişti. Çalışmalarında bu üç dilde yazılmış kaynaklarla yetinmemiş; özellikle Batı’yı ve onun tarihini tanımak için Lâtinceyi öğrenmiş, onlardan çeviriler yapmıştı. Kâtip Çelebi, eserlerinde tek konuya bağlı kalmamış; tarih, coğrafya, matematik, astronomi, biyografi, bibliyografi, eğitim, felsefe, devlet idaresi gibi pek çok alanda 20’nin üzerinde eser telif etmiş, bir tanesi bile müellifinin adını âbideleştirmeye yetecek pek çok eserin sahibi olmuştu.
***
Kâtip Çelebi, üzerinde 20 yıl çalıştığı, büyük bir bibliyografi sözlüğü olan Keşfü’z Zünûn’da, ilim öğrenmek isteyenlerden şöyle söz eder:
“Eskiden âlimler, ilim öğrenmek isteyen talebenin önce ahlâk yapısı ve karakterini araştırır, onda kötü bir durum görürlerse, ileride bir kötülüğe alet olmamak için, talebeliğini reddeder; ancak onu temiz ahlâklı bulurlarsa ilim öğretirlerdi. Ayrıca gerek kendisinin, gerek başkalarının dinine fesat getirmesinden korktukları için, mükemmel hale gelmeden talebelerin peşini bırakmazlardı.”
“Talebe kötü huylardan arınmış, temiz olmalıdır. Nasıl içinde köpek olan eve melâike girmezse, içinde bâtınî köpekler olan kalbe de ilim girmez!”
***
Kâtip Çelebi, Tuhfet’ül ahyar isimli eserinde, çocuklarımıza yapacağımız en büyük iyiliğin onlara ilim öğretmek olduğunu ifade eder ve kitap okumakla ilgili olarak şu sözleri aktarır:
“Kitaptan iyi arkadaş yoktur… O insana dert ortaklığı yapar, gönlünü açar, yüreğine su serper. Böylesine güzel bir dost görülmemiştir; ne incitir, ne de incinir.”
Çelebi, 6 Ekim 1657 günü henüz 48 yaşında iken, sabah kahvesini içerken birden fenalaşmış ve bir kalp krizi sonucu âniden vefat etmişti. Kabri Fatih’te, Saraçhane-Unkapanı yolu üzerinde bulunan İMÇ blokları arasındaki küçük bir hazirede bulunmaktadır.