DP’nin 14 Mayıs 1950’de iktidara gelmesinden sonra Millî Eğitim Bakanlığı’na getirilen Tevfik İleri’nin ilk icraatı 1930’da kapatılan İmam Hatip mekteplerinin yeniden açılmasına öncülük etmek olmuştu. Hem İslâmî ilimlere âşina, hem de Arapça, Farsça ve Fransızcayahâkim bir Osmanlı aydını olan Celâl Hoca da aynı aşkla yanıp tutuşuyordu. Memlekette ölüleri yıkayacak, cenaze namazı kıldıracak, onları dîni usullere göre defnedecek din adamı kalmamıştı. Hoca, o günlerde Tevfik İleri’nin Konya’da yaptığı bir konuşmayı dinlemiş ve satır aralarından onun dindar bir anlayışa sahip olduğu kanaatine varmıştı. Bir şekilde Tevfik Bey’den randevu almayı ve bütün teferruatıyla hazırladığı İmam- Hatip programını kendisine aktarmayı aklına koymuştu. Uzun gayretler sonunda emekleri sonuç vermiş, Ankara’da onunla görüşme imkânı bulmuş, projesini enine boyuna anlatmıştı. Tevfik İleri’nin başkanlık ettiği ve defalarca tekrarlanan toplantılarda, bakanlık bürokratları, sonunda zorla da olsa (!) Celâl Hoca’nın projesini kabul etmek zorunda kalmışlardı. Yaşı yetmişe varan bu beyaz sakallı hoca, imkânsız gibi görünen işi başarmıştı. İmam-Hatip mektepleri açılacaktı! Okulun orta kısmı dört, lise kısmı üç yıllık olacaktı. Ankara’dan İstanbul’a dönerken muzaffer bir kumandan gibi başı dimdikti!

***

Bir müddet sonra millî eğitim müdürü, Celâl Hoca’yı çağırtarak, okulun açılma müsaadesinin çıktığını, kendisinin de İstanbul İmam-Hatip Müdürü tayin edildiğini bildirmiş,lâkin ne mektep yeri, ne tahsisat, ne teçhizat olmadığı söylemişti! Yâni lisan-ı hal ile “Bu sevdadan vazgeçseniz iyi edersiniz” demişti. Celâl Ökten, devletin sadece öğretmenmaaşlarını ödeyeceğini, bütün işin vatandaşa düştüğünü anlamış, kendisini her türlü işi omuzlamakla vazifeli kılmıştı.

Kollarını sıvamış, izni alınan okul için İstanbul’un her tarafında münasip bina aramaya başlamıştı. Sur içinde hazineye ve vakıflara ait uğramadık yer bırakmamış; terk edilmiş, fakat ayakta kalmış yapıları tek tek gezmişti. O günlerde kendisinden Arapça dersleri alan Orhan Okay’la (Prof.) birlikte Üsküdar’a bile geçmişlerdi. Sonunda, Şehzadebaşı’nda Vefa Lisesi karşısında, önceleri ortaokul olan, fakat şimdi harabe halinde olan, -itfaiyenin yangın halinde beş dakikada yanıp kül olacağı raporu üzerine boşaltılan- bir binayı gözüne kestirmişti.Mezbele halindeki bu bina, hayırsever iş adamlarının yardımıyla satın alınmış, hemen tamirine başlanmış, güçlükle de olsa, bakanlık müfettişlerinin ‘eğitim şartlarına uygundur,’diyebilecekleri hale getirilmişti. İmam-Hatip dâvâsına gönül vermiş bir grup insan,olağanüstü bir gayretle bu harabeyi iki ayda ayağa kaldırmış, inanılmaz bir azimle öğretimyılına yetiştirmişti.

***

1882’de Trabzon’da dünyaya gelen, 4 yaşında babası, 13 yaşında annesini kaybeden Celal Ökten Hoca, 1907’de İstanbul Çapa’daki Dârü’l Muallimin’i bitirmiş, pek çok okulda öğretmenlik yaptıktan sonra 1947’de Vefa Lisesi’nden emekli olmuştu. Celâl Hoca’nın, İmam- Hatip Okulları’nın kuruluş safhasında gösterdiği -eğitim sistemimizde bir devrim niteliğindeki bu inanılmaz mücadele- asla unutulmayacak, her zaman şükranla hatırlanacaktır.

***

Celâl Hoca, bir gün sevdiği bir dostuna şöyle bir menkıbe anlatmış:

Ünlü müfessir Fahreddin Râzi, intisap gayesiyle Necmeddin Kübrâ’nın (Hz.) dergâhına gitmiş, orada üç gün misafir kalmış. Hazret, son gün misafirini imtihan amacıyla ona şöyle demiş:

“Senin olan her şeyi feda edeceksin!” Râzi:

“Tefsirimden vazgeçemem, ona çok emek verdim,“ Hazret:

“Öyleyse nasibin bizden değildir” demiş, kendisini göndermiş.

Hazret, bir gün müritleriyle otururken birden:

“Şimdi Fahreddin’in imdadına yetiştim,” diyerek, şöyle devam etmiş:

“Fahreddin, ruhunu teslim halindeyken karşısına şeytan dikilmiş, ‘Sen, Allah’a nasıliman edersin?’ diye sormuş. Kulağına eğildim: ‘Hz. Muhammed gibi de,’ diye tembih ettim, öyle söyledi ve âhirete selâmetle gitti.”

Sonra dostuna dönerek:

“Ben de öyleyim. Allah’a imanım, Hz Muhammed’in iman ettiği gibidir. Taklidi iman, denebilir, varsın olsun. Bakkal Mehmet Ağa’yı değil, Hz. Muhammed’i (sav) taklit ediyorum.”