Hayallerimizi süsleyen, ideallerin konuştuğu, umutların gerçekleştiği bir dünya yok artık. İyilerin kötüleri alt ettiği, iyiliğin başat olduğu bir dünyadan değil, hayır, kötülüğün kurallarının işlediği bir dünyadan geçiyoruz. Küçülen insanlar çağı… Küçültülen ufuklar, parçalanan umutlar, daraltılan dimağlar çağı… İyiliğin genel geçer olduğu, hayatın merkezine yerleştiği dönemler kısa sürse de olmuştur elbet. Ama bugün o gün değil. Yazık ki iyiliğin o muhteşem parıltısı yok artık. Dünyayı ışıtan güneş eski parlaklığında değil. “Merhamet adlı çınar” kalbimizden sökülüp atılınca üzerimizdeki iyilik gölgesi de çekip gitti. O devasa, koyu gölgeli fikir çınarlarından ilham alan, konuşunca kötülüğün sustuğu, susunca zulmün utandığı, yaşadığı gibi düşünen, düşündüğü gibi yaşayan büyük adamlar, kahramanlar çağı da geride kaldı. Küçük adamların küçük adımlarının peşine takılmış, bulanık sularda çırpınıp duruyoruz. Ne kötülüğü gördüğü yere kilitleyen insanlar kaldı ne de iyiliğin ayaklarını açmak için ha bire fikir yürüyüşüne çıkan o iç dünya serüvencileri… Gittiler. Başka zamanların, başka hikayelerin, başka iç dünyaların, içine giremeyeceğimiz, bir daha göremeyeceğimiz çağıltılı çağların eseriydi onlar, o insanlar, bedenleriyle ruhlarını, iyilikleriyle erdemlerini aldılar, gittiler.

Bu çağın da iyileri vardır kuşkusuz. Bir yerde, bir halde, bir şekilde nefes alıp veriyorlar, bir boşluğu dolduruyorlardır. Ama muhtemelen ya uyuyor veya uyutuluyor olmalılar. Yoksa iyileri teyakkuzda olan bir dünyanın kötüleri ortalıkta bu kadar dolaşabilir mi? Kötülük dağı bayırı, köyü ve kenti, içeriyi ve dışarıyı böylesine, bu raddede zapt edebilir mi? Ağır hastalara, ağrılarını hissetmemesi için verilen ilaçlar gibi onların da “neme lazım”ları, “bırakın yapsınlar, bırakın gitsinler”i, “bu halk buna layık zaten”leri, “konforumdan başkası beni ilgilendirmiyor”ları, “sıcacık fildişi kulem soğuk zindanlara yeğdir”leri var... İyilik “konfor” adlı ağrı kesiciyi kullandığı için hayata kötülük yön veriyor. İyilerimiz, evet ya uyuyorlar veya uyuşuk bir şekilde kötülüğün ve kötülerin at koşturmasını seyrediyorlar. Harekete geçmek yok, düzeltmeye çalışmak yok, geride kalanı alıp buraya, şimdiye taşımak, oradan yeni bir hikaye yeşertmek için çaba sarf etmek yok. Kötülerimiz ne kadar cesursa iyilerimiz o kadar korkak, kötülerimiz ne kadar çalışkansa iyilerimiz o kadar tembel, kötülerimiz ne kadar icraatçıysa iyilerimiz o kadar hımbıl, kötülerimiz ne kadar sahnedeyse iyilerimiz o kadar kenarda, seyirci ve donuk gözlerle bakıyor hayata. Hayat kötülerimizin ellerinde yükseldiği için biz altta kalıyoruz. Kötülerimiz iyilerimizi yendiği için biz de yenilmiş sayılıyoruz. Dolayısıyla yaşadığımız bu berbat hayattan kötülerimiz değil kötülüğe seyirci kalan iyilerimiz sorumlu. Dolayısıyla kötülerimizin değil iyilerimizin değişmesi, kendisini değiştirmesi gerekiyor.

Yok ama olmuyor, ne kötülerimiz kenara çekilmeyi ne de iyilerimiz hayatın ortasına geçmeyi beceriyor. Kötülüğün grameri bu yüzden hayatın diline dönüşüyor. Ve o dil, ayakta kalmanın tek yolunun bireysel çıkardan geçtiğini söylüyor. Bireysel çıkarın ise tek bir parolası var: Dalkavukluk… Dalkavukluk para edince sosyolojik zemin yağlamalar ve yıkamalarla her geçen gün daha bir kayganlaşıyor. Sadece dans edenlerin ayakta kalabileceği bir sahne ayarı yapılıyor. Omurgalıların ayakları yere sıkı bastığı için omurgasızlara göre yağlı, sulu sepken, sadece yumuşakçalarların hareket edebileceği bir sahne dizaynı yapılıyor. Doğrusu, dünya da o kadar dar değil, sadece birilerinin gözleri aç olduğu için sıkış sıkış yaşamak zorunda kalıyoruz. Sözün özü, içinden iyilik çıkarılınca hayat bir tür kötülük yarışına dönüştü. Yukarıdan aşağıya, liderinden vatandaşına her pencereden kötülük dumanı yükseliyor. Ve burada, sözün burasında sorulacak (veya her adımda bir kendimize sorduğumuz, sordurulduğumuz) soru çok açık: İyilik seçenek olmaktan çıktığında, her ikisi de eşit uzaklıkta olan kötülüklerden hangisini tercih etmeli? Kötülük yapmayı mı, kötülük görmeyi mi? Bunun elbette bir sağlaması var. Oraya, her şeyin bittiği noktaya geldiğinde, film bittiğinde, sahneden indiğinde, dışarı çıktığında, artık sadece geriye olmuş olanı değerlendirme vakti geldiğinde bu ikisinden kalan duygusal tortu nasıl olacak? “Kötülük yaptım” ve ondan geriye kalan vicdan azabı… “Kötülük gördüm” ve ondan geriye kalan bedensel, ruhsal, zihinsel acı… Sistem seni buna zorladığında sürekli ikilemde kalırsın: Kötülük yapan konumda mı olmalı, kötülüğe maruz kalan konumda mı? Kırbaçlayan, tepeden bakan, hakaret eden, eziyet çektiren mi olmalı, kırbaçlanan, aşağılanan, eziyet gören mi?.. İdare eden, yöneten, kötülüğün kapsamını genişletme gücünü elinde tutan mı olmalı; kötülük tarafından yönetilen, kapsamına giren, onun mağduru olarak yaşamak zorunda kalan mı? Kötülüğün patronu veya parçası olmak dışında seçenek kalmadığında sorulacak tek soru budur: Kötülüğün gücünü kullanmak mı, kötülük tarafından zorbalığa uğramak mı? Kötülüğün sopasını kullanmak mı, o sopanın sırtına inmesine razı olmak mı? Ben şahsen kötülük tarafından mağdur edilmeyi, kötülüğün kendisi olmaya tercih ederim. Ulaştığım yer kötülük vadisiyse neden hızlı koşayım ki? Yukarısı aşağıdan daha kötüyse neden tepeyi tırmanayım ki? Durmak bir seçenek değilse kötülüğün olduğu yerde yavaş yürümek en iyisi…