Derin kavrayış Tanrı’nın bir lütfudur. Orada, o şekil durur ve eşyanın mahiyetini düşünürsünüz. Her düşsel yolculuk yeni bir keşif demektir. Her sorgulama yeni bir kaynağa eğilme, her çözüm yeni bir ruh serinlemesi demektir. İçinizdeki hareket tutkusu kımıldamaya başladığı andan itibaren artık bir kavrayış yolcususunuz. Nereden geldim, burası neresi, nereye gidiyorum, neden ibaretim, kimim, kimin eseriyim, ne yapıyorum, ne işe yarıyorum vs... Her biri başlı başına kıymetli, yanıtlandığında insana farklı bir tarafını gördüren, görmeye özgü keyif bahşeden bütün bu sorular saçaklanarak uzar gider, sizi gerçek hikayenin, parçası olduğunuz o büyük kurgunun kıyısına vardırır. Her soru yeni bir kavrayış alanını, her kavrama yeni bir düşünce vadisini beraberinde getirir. Zihniniz de iç dünyanız da bölük pörçük olmaktan kurtulur, bağlam kazanır ve hayatın künhüne varmanın esenliğine ulaşırsınız. Hayat böylece anlam kazanır. Derin kavrayış tam da bu yüzden insanı insan eden, insan kılan ve insanca yaşamaya özendiren en önemli yetilerden biridir. Sonuçta mutluluk merakın çocuğudur, değil mi? Her merak yeni bir soruyu, sorgulamayı, her sorgulama yeni bir hakikati haber verir ve hakikat ile mutluluk arasında mutlak bir bağ vardır. Yanılsamanın ürünü olan geçici gerçeklikler olsa olsa anlık fizyolojik rahatlık sağlayabilir insana ancak hiçbir zaman, hiçbir yerde derin kavrayışın insana verdiği huzuru temin edemez.
Güzel şeylerin özünü kavramak zordur çünkü emek ister. Güzeli görmek için güzel olmak, en azından güzelliğin sınırlarına dalacak fıtrata, hatta biraz daha ötesi, içgüdüsel de olsa onun bilgisine sahip olmak gerekir. Bu, görüntünün bizatihi kendisiyle ilgilidir. Benzemediğiniz şeyi göremezsiniz. Anlamadığınıza ortak olamazsınız. Rengine boyanmadığınızı yakından tanıyamazsınız. Çocuklarla konuşurken bu yüzden eğilmek gerekir. Zarafeti görmek için zarifleşmek, inceliği görmek için incelmek, bilgeliğin farkında olmak için bilgilenmek lüzumu vardır. Bunların hepsi iradenin yanı sıra emek de gerektirir ve emek yoksa güzellik hiçbir zaman, hiçbir yerde kendini teslim etmez. Özünü kavramadığın şeyi seviyor da değilsin. Ve özünü tanımak için duyular yetmez. Derin bir kavrayışa ihtiyaç duyarsın. Derin kavrayış sadece keskin bir zeka veya geniş bir hayal gücüyle ilgili değildir. O aynı zamanda zihnin kıvrımlarını belirginleştiren, sınırları kesinleştiren deneyimlere ve okumanın da içinde olduğu zihinsel egzersizlere ihtiyaç duyar, mutlak, keskin bir teyakkuz haline…
Ne yazık ki artık bu teyakkuz hali dijital ekranlar tarafından silinip atıldı. Kavrayış yerini gösterişe bıraktı. Bilgi yerini görüntüye, derinlik sığlığa terk etti. Bırakın hayatı, insanı, oluşu anlamayı sadece içinde bulunulan zaman diliminin farkında olmak bile artık bu kafa karışıklığında zor geliyor. Derin kavrayış yerini yatay seyredişe bırakınca öz görünmez oluyor. Bu da bütün bir hayat görüngülerini bölük pörçük, birbiriyle rabıtası olmayan çerçöpsü, köpük bir kargaşaya terk etmek anlamına geliyor. Birini ötekiyle ilişkilendiren, birinden hareket edip ötekine vardıran, birinin varlık sebebini ötekine bağlayan, oluşlarla hareket arasında bağ kuran kavrayışlar sönümlenince geriye kala kala birinin ötekinden haberi olmadığı, birinin ötekini anlamadığı, anlamaya çalışmadığı, biriyle öteki arasında saniyelik geçişler olan birbirine yabancı, birbirinden bağımsız oluşlar kalıyor. Ortada bir kavrayış yoksa insanca yaşamaktan nasıl bahsedilebilir ki? İnsanca yaşamanın olmadığı bir yerde insandan nasıl söz edilebilir ki?
Günümüz üretimlerinin kavrayış yerine gösterişi esas almalarının altında tam da bu yatmaktadır. Kavrayış geri çekildikçe gösteriş mutlak değere dönüşecek, özün yerini biçim alacaktır. Artık bu vakitten sonra jelatinin içindekinin bir önemi yoktur. Yüzeyin altındaki ışık görünmese de olur. Bugünü düne ve yarına bağlayan derin kavrayış yerine bugünü şişiren, olduğundan daha parlak gösteren, dolayısıyla dünü de yarını da görünmezleştiren yüzeysel içgüdü ikame edilince insanla hayat arasındaki bağ zayıflıyor. İnsan ile hayat arasındaki bağ gevşeyince insanca bir hayat sürmenin özü de büzüştürülmüş oluyor. Kavrayış içe, gösteriş dışa; kavrayış öze, gösteriş yüzeye vurgu yaptığından içler ve özler kurumaya terk ediliyor, yüzeylerse olabildiğince parlatılıyor. Bu tam olarak günümüz sisteminin sizden istediği şeydir. Geçmişle, gelecekle, tarihle, iç dünyayla, kavrayışla, fikirle, deneyimle aranıza mesafe koyduğunuz an artık insan kimliğinizin yerini otomat kimliğiniz alacaktır ve yerleşik siyasal sistemler için otomatlar, insanlara göre çok daha kullanılışlıdır. Çünkü kavrayış noksanlığı hissediş gücünü zayıflatır, hissediş zayıflığı kalp katılığını beraber getirir. Kalp katılığı insan olmanın, insanca yaşamanın, hayata insanca bakmanın önündeki en büyük engeldir. İşte bu yüzden, tam da bundan dolayı kalbi yumuşatan, vicdanın gözlerini açan, iradeyi parlatan sanat ve edebiyata dair ne varsa hepsinin ya hayatın kıyısına itildiği veya yok edildiği bir yaşam tarzı zorlamasıyla karşı karşıyayız. Bu zorbalığa ancak kavrayış yolcuları meydan okuyabilir. Ekrana karşı kitap en büyük silahtır. İlle de sokaklara çıkmanıza, meydanları doldurmanıza gerek yok. Kitabın olduğu yer yer bir direniş alanıdır. Bulunduğunuz yerde cep telefonunu elinizin tersiyle iterek bir kitabın ilk sayfasını açın ve dünyaya yeniden bakmak, dünyayı yeniden kurmak için ilk cümleyi huşuyla okuyun. Artık bir kavrayış yolcususunuz ve şimdi daha güzelsiniz.