İtaat koşulsuz bağlılıktır. Varoluş kendini bütünüyle karşı tarafa bağlar ve her hangi bir sorgulamaya girme gereği duymaz. İtaat edilenin itaat edene üstünlüğü buradan kaynaklanır. İtaat etmek; öznelliğinden vazgeçmek, varoluşun imkanlarını bir tarafa bırakmak, eyleyiş potansiyelini unutmak, dondurulmuş bir kütle gibi karşı tarafın nesnesine dönüşmeyi kabul etmektir. Benlik yönetimini bir başkasına, bir başka sisteme, bir başka otoriteye devretmek demektir. Tam da bundan dolayı itaat edilenin mükemmel olması umulur. Eğer itaat edilen itaat edeni hakkıyla koruyup gözetme şartlarını haiz değilse her itaat, zamana yayılmış intihar gibidir. Kendini iyi gösteren kötü bir otoriteye itaat etmek ile boynunu yağlı ilmeğin insafına terk etmek arasında neredeyse hiç fark yoktur. İnsanın insana, sisteme, kanuna, Yaratıcı dışındaki her hangi bir otoriteye boyun eğmesi, benliğini koşulsuz emaneti bu yüzden hiçbir zaman affedilesi değildir. Tanrı dışındaki bütün boyun eğmeler insan özüne ihanettir. İnsan onuruna hakaret içerir. İnsanca yaşamanın önündeki en büyük engeldir. Hatta denebilir ki insanca yaşamayı zehirleyen en önemli ilişki biçimi insanın insana köleliğidir.

İtaatin kendine göre rahatlatıcı, huzur verici bir tarafı vardır. Tanrı karşısında insan böyle hisseder. Çünkü gerçekten de varoluşunu emanet edeceğin makamdan kesin eminsen ve onun seni senden daha iyi tanıdığına, seni senden daha fazla koruyacağına inanıyorsan itaatten daha keyifli ne olabilir? İbadet anında insandaki huzur tam da buradan, Yaratan’ın yaratılmış olanı yaratılmış olandan daha iyi tanımasından, belki hatta daha çok sevmesinden ve bu terk edişte hiçbir ihanet öğesi bulunmamasından kaynaklanır. Kim kendini yaratılış sebebi olan Tanrı’nın kollarına huzurla bırakmaz ki? Kim öylesi bir hiçliği, kötülüğün varlığına tercih etmez ki? Eğer geceden eminsem derin bir uykunun vereceği huzuru başka ne verebilir? Yıkılmayacağından eminsem sırtımı ağaca dayarım. Boğmayacağından emin olduğumda derin sulara dalmaktan beni kim men edebilir?

Tanrı katından doğanın yasaları zeminine indiğinde mesele biraz daha karmaşıklaşır. Algılar devreye girdiği andan itibaren iradenin de gözlerini açması gerekir. Tanrı’nın yasalarına tabi oldukları için doğanın yasaları da neredeyse değişmezdir ve ne vakit benlik onlara itaat etmeye kalksa irade gözlerini sonuna kadar açar, teyakkuzda bekler. Elbette geceden emin olunabilir ama yine de karanlık korkutucudur ve her an, her yerden ansızın bir tehlike belirebilir. Elbette sırtını ağaca dayayabilirsin ama ağaç her an devrilebilir, karıncalar gövdene dadanabilir, yukarıdan tepene reçine dökülebilir. Su sığ görünüyor belki ama ya dibi bataklıksa? Bütün bunlar, benliğin doğaya itaat etme süreçlerinde aynı zamanda bir savunma mekanizmasını kullandığını ve son aşamada varlığını garantiye almak için uykulu da olsa bir teyakkuz halini devreye soktuğunu gösterir. Doğayla ve onun yasalarıyla aramızdaki ilişki onun yasalarına itaat etmeyi gerektirirken aklın dizginleriyle de onu dengelemeyi öğütler. İlahi yasalardan beşeri yasalara geçişte, onlara itaat konusunda iradenin keskin çizgisi özellikle belirginleştirilmiştir. İtaat ontolojik bir sorun olduğundan aklın da orada söz sahibi olması gerekir.

Hikayeyi Tanrı’nın ve doğanın yasalarından beşeri yasalara indirdiğimizde işlerin çetrefilleşmesinin sebebi insan doğasının kırılgan yapısıdır. O insanı ve hatta kendi benliğini ne Tanrı kadar ne de doğa kadar tanımaz. Ne Tanrı kadar ne doğa kadar sevmez. Ne Tanrı kadar ne doğa kadar korumaz, koruyamaz veya korumak istemez. İnsanın insana itaat etmesinin zehirli bir ilişki biçimi olmasının sebebi budur. Tanrılık iddiasında bulunsa bile bütün insanlar ölümlüdür, bağırsak taşır ve yanılgıya düşer. Tanrı adına hareket ettikleri halde doğanın yasaları bile bizi bazen şaşırtırken itaat ettiğimiz kulların sürgit hayal kırıklığı yaratmayacaklarına dair hiçbir garantimiz yoktur. İşte bu yüzden insanın insana mutlak tabi olduğu bütün ilişki biçimleri, sistemler ve olgular zehirlidir, nasıl başlarsa başlasın sonu kötü bitecek hikayeler üretir.

Koşulsuz bağlılık olan itaat önce bağlananın özgürlüğünü ortadan kaldırır. İtaat etmek, özgürlüğünü başka bir otoriteye devretmektir. Varlığının sahibi olmaktan çıkmak, hatta seni sen yapan karakterini kiraya vermektir. Kendi evinde kiracı olmaktan farksızdır mutlak itaat. Çünkü gerçekten de itaat ettiğimiz andan itibaren varlığımız kendinden menkul olmaktan çıkar. İçimiz dışarıya yönelmez, dışarıdakiler içimize yürür. Yasalar derimizden içeri girerek kalbimizi, hatta beynimizi esir alır. Ve bu bir yönüyle kölelikten başka bir şey değildir. İtaat ettiklerimizin kölesiyiz dostlarım. Onların çizgisinden çıkana, o sınırların dışına taşıp hayatı oradan seyretmeyi başarana kadar köleyiz. Üstelik çoğu zaman itaat ettiklerimizin kendileri de köledir. Zevklerinin, heveslerinin, dar kafalılıklarının, hırslarının, ufuksuzluklarının kölesidirler. İnsana yönelik bütün itaat biçimleri bu yüzden kölelerin kölelerine boyun eğmek anlamına gelir. İtaat ettiklerimiz hiçbir zaman zevklerinin kölesi olmaktan azat edilemeyecekler, hiçbir zaman köle olduklarının farkında olamayacaklar. Çünkü bağlandıkları tarafa değil, bağladıkları tarafa bakmaktadırlar. Dünyanın kökünü kurutan zevk köleleri dünyanın kökünü kurutmak için kullandıkları kendi kölelerine baktıkları sürece köleliklerinin farkında olmayacaklar. Kölelerin köleleri ise efendilerini yarıştırmaya devam edecek. Benim efendim senin efendinden daha iyi diyen herkes köledir. Özgürlük, kölenin efendiye isyan ettiği yerde durur ve köle hiçbir zaman oraya gitmez.