Hepimizin, her yaşta hayattan belli beklentileri var. Bunların kimi gerçekleşir, kiminin yanına yaklaşır, otağı oraya kurar, buraya kadarmış der, onunla yetinir, sonrasını kovalamayız. Bazen de ve aslında çoğunlukla hayallerimizi unutur, kaderin elinde bir oyuncak misali o taraftan bu tarafa savrulur dururuz. Artık yorulup oraya geldiğimizde; irademiz kavrayışı, gözlerimiz nesneleri, hafızamız anıları, yüreğimiz duyguları, hevesimiz hayallerimizi bıraktığında, en azından onlarla olan bağı gevşettiğinde bir geleceğimiz kalmadığını, iyisiyle kötüsüyle bir ömür geçirdiğimizi, geride kalanların önümüzde uzanandan çok daha uzun olduğunu gördüğümüzde sırtımızı bir ağaca dayar, uzun uzun düşünür, kendimizce bir muhasebe yapar, yenilgimizi kabul ederiz. Belki de avutucu olan tek şey, gövdemizi –ruhumuzu değil, asla değil!- sayısız badireden sağ çıkararak buraya kadar getirmemiz, işte şimdi, burada, bunları tahayyül edecek bir fırsat bulmuş olduğumuzdur. Tam da bu noktada; olanlar, olması gerekenler olmasa da kırık dökük bir hayat yaşadık biz de deriz. Bu uzun ömür yürüyüşünde, belki de kaderimiz umduğumuz yerine hiç arzu etmediğimiz, aklımızın ucundan bile geçirmediğimiz, hatta büsbütün yadırgadığımız için yanına bile yaklaşmayı düşünmediğimiz bir hayatın tam kucağına bırakmıştır bizi.

Buraya vardığımızda, çoğumuz için hayat Italo Svevo’nun Zeno’nun Bilinci adlı romanındaki kahramanı andırır. Ruhu sonsuzluğu kovalayan, son derece romantik, geleceğe yönelik uçsuz bucaksız hayalleri olan Zeno, bütün bunlara bir de iyi bir evlilik eklemek ister ve Infanti ailesinin en güzel, en gözde kızı olan Ada’ya aşık olur, onunla evlenmek ister. Diğer iki kızdan Anna biraz daha çirkin, “olsa da olur, olmasa da” diyebileceğimiz tarzda bir kızdır. Ama Zeno’nun yapmayacağı, yapmayı aklından bile geçirmeyeceği tek şey ailenin geriye kalan çirkin kızıyla evlenmektir. Yazarın ifadesiyle Augusta anatomik olarak her bakımdan kusurlu, şaşı gözlü, bir erkeğin yüz yıl geçse de gönlünü kaptırmayacağı türden itici bir kadındır. Gelgelelim, birincinin yüz vermediği, ikincinin geri çevirdiği Zeno, aileden kopmamak, belki de diğer ikisini, ama en azından Anna’yı görmek için Augusta ile evlenmek zorunda kalır. Başlangıçta en uzakta görünen şey, sona gelindiğinde en yakına gelmiş olur. Bırakın kaderine hükmetmeyi, Zeno kaderin oyuncağına dönüşmüş, onun elinden paçavraya dönüştürülmüş bir hayalet olarak yaşamını sürdürmek zorunda kalır. Başlangıçta adalete aşık olan bizlere hikaye ne de tanıdık geliyor değil mi?

Bir rıza hali değildir bu, hayır, rızaya razı edilmedir kuşkusuz… Karar verilmiş, yol alınmış, gidilmiş, bakılmış, dokunulmuş, hissedilmiş, kavranmış değil, hayır, başka kararların peşinde, bilinmedik yollarda, hisleri ve kavrayışı kendi dışında kalarak geçen kırgın zaman dilimlerinin kurbanı olduk. Geri dönüp bakıldığında tamamlanmış, son fırçası güvenle vurulmuş, tatmin edici bir resim yoktur ortada. Ne de bir kolaj, bir enstelasyon değildir geride bıraktıklarımız… Orada, bırakılan yerde belki de hafızanın ipi ne kadar gerilirse gerilsin hatırlanamayanlar, hatırlananların çok ötesinde, çok daha büyük bir yer kaplıyor. Vicdansızlıklarımız vicdanımızın üstünü o kadar örttü ki unutuş bizi hatırlayıştan daha güvenli kılıyor… Hayır, muhtemelen biz gelmedik buraya, hiçbirimiz, hiç kimse kendi isteğiyle çıktığı yolculuğun, kendi keyfince geçen zamanlarını aşarak buraya varmış değil. O yüzden, belki de bundan dolayı, bir talepten, bir rızadan çok, rızaya rıza göstermenin o kendine özgü rahatsız edici tarlasında oturmuş; uyuşuk, isteksiz, talep yorgunu, mat gözlerle bakıyoruz hayata...

Belki de olan, olması gereken olsa rıza gösterebilirdik buraya, geldiğimiz bu noktaya. Belki bütün o yekinmeler, bütün o kasmalar, gerilmeler, geri çekilip tekrar atılmalar para etse, karşılık bulsa razı olabilirdik halimizden. Yani, aslında, bir bakıma hayatı onunla kavradığımız köprüler yıkılmasa; yolu, onunla yürüdüğümüz çakıllar ayaklarımızı kanatmasa, yıkmaya çalıştıklarımızın bizi ayakta tutanlar olduğunu görmesek, kırdığımız putların yerine daha büyüklerini yapmasak, gerçekler hayallerimize, hayal kurduklarımız hayatlarımıza ihanet etmese hakikaten de rıza bahçesinde oturur, bu enerjisi hiçbir zaman bitmeyecek göğü, bu renkleri hiçbir zaman solmayacak vadileri, bu çağıltısı sonsuza kadar dinmeyecek ırmağı, bu güzelim memleketi başka, bambaşka bir gözle temaşa edebilir, kendi gözümüzdeki kendimizi olduğundan çok daha kıymetli addedebilir, belki hatta kendimizi yenilmemiş bile sayabilirdik…

Şimdi, artık burada, sözün, kaderin, zamanın bu noktasında idrak yoksunluğunun verdiği rahatlığı yaşıyoruz. İnşa ettiğimiz çirkinliği görmemek için gözlerimizi kısıyoruz. Öyle görünüyor ki bu vakitten sonra hayatı katlanılabilir kılan tek şey, bu bize özgü idrak kilitlenmesidir. Keşke hayatımızı; sineklere balın balçıktan daha iyi bir yiyecek olduğunu ikna etmeye adamasaymışız. Arılar, sineklerin peşinden gittiklerini ancak çöplüğe varınca anlarmış, bildik. Bazı zihinlerin bazı gerçekleri hiçbir zaman anlayamadığını geç fark ettik. İçimizi rahatlatan tek şeyse, arıların bal yapmaya, sineklerin çöplüklerde dolaşmaya devam edeceğidir. Yoksa bütün bunlardan, bu olup bitenlerden sonra gömleğini çıkarıp işe koyulanların bir daha gömleğini hiç giymediği için ortalıkta çırılçıplak dolaştıklarını; hak, hukuk, adalet adına yola çıkanların tam da hakkı, hukuku, adaleti gasp ettiklerini nasıl sindirecektik ki? Dedim ya, bir Zeno hayatıdır, başladı, bitti bizimkisi: Karşı durduğumuz ne varsa o olduk. Kınadığımız ne varsa başımıza o geldi. Yadırgadıklarımızın fiyakasına kapıldık ve şimdi, burada, bütün bu olup bitenlerin olup bitmemiş olması için yapılabilecekleri neden yapmadığımızı sorarak kahrımızın altında boğuluyoruz.