Bugün “Ehl-i sünnetim” demek kolaydır. Asıl mesele, Ehl-i sünnetin ahlakını ve anlayışını hayata taşımaktır.

Çünkü Ehl-i sünnet sadece bir kimlik değil, Kur’an ve sünnet merkezli bir hayat anlayışıdır.

Kur’an bize yalnızca namazı, orucu ve ibadeti öğretmez. Adaleti, emaneti, merhameti, kul hakkını, doğruluğu ve kardeşliği de emreder.

Allah, “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adil olun; bu takvaya daha yakındır.” buyurur. (Maide, 5/8)

Öyleyse kendi tarafımızın yanlışını savunup karşı tarafın yanlışına öfkeleniyorsak, güçlü karşısında susup zayıfa karşı cesaret gösteriyorsak, kul hakkını önemsemiyorsak Kur’an’ın hangi ahlakını temsil ediyoruz?

Resulullah da şöyle buyurur: “Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.” (Buhari, İman, 4; Müslim, İman, 64)

Demek ki Müslümanlığın ölçüsü sadece dilimizdeki sözler değil, insanlara karşı davranışlarımızdır.

Kur’an’ın inşa etmek istediği toplum; adaletin hâkim olduğu, emanete ihanet edilmeyen, güçlünün değil hakkın üstün tutulduğu, yetimin ve mazlumun korunduğu bir toplumdur.

Bugün camilerimiz dolu olabilir. Kur’an’ı çok okuyabilir, sünnetten çok söz edebiliriz. Fakat hayatımızda adalet yoksa, ticaretimizde dürüstlük yoksa, dilimiz insanları incitiyorsa, makamımızı emanetten çok menfaat için kullanıyorsak ciddi bir muhasebe yapmamız gerekir.

Çünkü Kur’an raflarda durmak için değil, insanı ve toplumu değiştirmek için gönderilmiştir.

Ehl-i sünnet olduğunu söylemek bir iddia; Kur’an’ın inşa ettiği insan olmak ise imtihandır.

Asıl soru şudur:

Biz Ehl-i sünnet olduğumuzu mu söylüyoruz, yoksa Ehl-i sünnetin ahlakını gerçekten yaşıyor muyuz?

İşte cevap vermemiz gereken soru budur.