Uluslararası ilişkiler disiplini, uzun yıllar boyunca devletlerin egemen eşitliği ve iç işlerine karışmazlık ilkesi (Westphalia Düzeni) üzerine inşa edilmiş normatif bir yapıyı tartıştı. Ancak Karakas’ta gerçekleşen ve Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ile eşi Cilia Flores’un Amerikan güçlerince ülke dışına çıkarılmasıyla sonuçlanan operasyon, bu normatif yapının fiilen çöktüğünü gösteren en somut ampirik veridir. Bu olay, Hollywoodvari bir aksiyon sahnesi olarak değil; küresel sistemdeki güç dağılımının ve müdahale biçimlerinin geçirdiği yapısal dönüşümün bir "vaka analizi" olarak okunmalıdır.
Hocam Prof. Dr. Arzu Al ile "Global Crises, National Interests and Geoeconomic Tensions" başlıklı çalışmamızda ortaya koyduğumuz temel tez şuydu: Dünya, kurallara dayalı liberal düzenden, güce ve ulusal çıkara dayalı "Realist Yönetişim" modeline geçmektedir. Karakas müdahalesi, bu teorik çerçevenin sahadaki sert bir yansımasıdır.
Hukukun Araçsallaştırılması: "Lawfare" Kavramı
Bu müdahaleyi önceki rejim değişikliği operasyonlarından (örn. 1989 Panama) ayıran temel fark, meşruiyet zeminidir. ABD, bu operasyonu uluslararası bir koalisyon veya BM kararına dayandırmamış; bunun yerine "Lawfare" (Hukukun Savaş Aracı Olarak Kullanımı) stratejisini devreye sokmuştur. Maduro’nun bir devlet başkanı olarak değil, New York Güney Bölge Mahkemesi’nin 2020 tarihli iddianamesine atıfla bir "suçlu" statüsünde hedef alınması, ulusal yargı yetkisinin uluslararası egemenliği ihlal edecek şekilde genişletilmesidir.
Rejimin kilit figürü Cilia Flores’un ("Birinci Savaşçı") operasyona dahil edilmesi ise stratejik bir hesaplamadır. Flores'un sistemden çekilmesi, sadece bir ailenin tasfiyesi değil, Venezuela devlet mekanizmasının karar alma süreçlerinin felç edilmesidir. Bu durum, hegemon güçlerin, rakip devletlerin siyasi elitlerini kriminalize ederek tasfiye etme stratejisini (decapitation strike) askeri doktrinlerine entegre ettiklerini göstermektedir.
Jeoekonomik Zorunluluklar ve Enerji Güvenliği
Olayın zamanlaması, "demokrasi promosyonu" gibi idealist söylemlerle açıklanamaz. Buradaki temel motivasyon, makalemizde de vurguladığımız "Jeoekonomik" dinamiklerdir. Ukrayna savaşı sonrası küresel enerji piyasalarındaki arz şokları, Washington’ı pragmatik ve realist hamlelere zorlamıştır.
Teknik bir analiz yapıldığında; ABD’nin Meksika Körfezi’ndeki rafineri altyapısının, teknik spesifikasyonlar gereği "ağır petrol" işlemeye programlı olduğu görülür. ABD’nin kendi ürettiği kaya gazı petrolü (shale oil) "hafif" niteliktedir ve sanayi tipi dizel üretimi için verimsizdir. Venezuela’nın ağır petrol rezervlerinin Çin gibi verimsiz lojistik hatlardan koparılarak yeniden Batı pazarına entegre edilmesi, ABD enerji güvenliği için stratejik bir zorunluluktur. Dolayısıyla Maduro’nun tasfiyesi, siyasi bir tercih olmaktan öte, küresel tedarik zincirindeki bir "tıkanıklığın" askeri ve hukuki zorlama yöntemleriyle açılması hamlesidir.
Tek Kutuplu Refleksler ve Egemenliğin Sonu
Bu operasyon, aynı zamanda "Çok Kutuplu Dünya" tartışmalarına da eleştirel bir şerh düşmektedir. Rusya ve Çin’in, stratejik ortak olarak tanımladıkları bir ülkede gerçekleşen bu liderlik değişimine engel olamaması, "nüfuz alanları" teorisinin halen geçerli olduğunu kanıtlamaktadır. Monroe Doktrini’nin bu sert uygulaması karşısında diğer büyük güçlerin etkisiz kalması, Latin Amerika jeopolitiğinde ABD hegemonyasının devam ettiğini göstermektedir.
Sonuç olarak; Karakas’ta yaşananlar, liberal kurumsalcılığın öngördüğü "işbirliği ve diyalog" döneminin kapandığını teyit etmektedir. Devlet başkanlarının dokunulmazlığının yerel mahkeme kararlarıyla kaldırılabildiği, enerji güvenliğinin egemenlik haklarının önüne geçtiği ve hukukun bir dış politika silahına dönüştüğü yeni bir evredeyiz. Çalışmamızda "Realist Yönetişim" olarak adlandırdığımız bu yeni dönemde, uluslararası hukuk normları değil, maalesef kapasite ve güç projeksiyonu belirleyici olmaktadır. Venezuela örneği, bu yeni ve güvensiz düzenin prototipidir.