Gecenin küle dönmüş karnında, Mezopotamya’nın asırlık çöl rüzgarları eserken; gökyüzünde kanatsız, kalpsiz ve vicdansız çelikten bir kartal süzülüyor. Nuru yanmış bir esrar kabağında pıhtılaşırken zaman, aşağıda titreyen cılız kandil ışıklarını, kerpiç avlularda nefesini tutmuş çocukları ve gökyüzüne açılmış çaresiz elleri sadece birer "veri noktası" olarak tarayan dijital bir göz bu. Artık ölüm, namlunun ucundan dökülen kaba bir alev topu değil; binlerce kilometre ötedeki serin sunucuların içinde, algoritmaların otonom kararıyla, makine hızında yeryüzüne inen kusursuz bir teopolitik tufan.

Ortadoğu'da bugün sahaya sürülen yapay zeka; insanlığın kadim ninnilerini, sözün bittiği o esrik anları, acımasız bir hesapla hedef tahtasına oturtuyor. Trafik kameralarından alınan saniyelik bir hareket verisi, cep telefonu sinyalleriyle birleşip saniyeler içinde bir ülkenin kalbini, liderini veya masum bir okulu kül edebiliyor. Geleceğin silahı artık sesten hızlı füzeler değil; ahlakı iğfal edilmiş, ruhsuz yazılımlardır.

Sentetik aklın tekebbürü, savaşların artık daha steril, "nokta atışı" ve güya sivil kayıpsız olacağını vaat ederek algoritmaları adeta yeni bir inancın putu gibi tapınaklaştırdı. Kararları hatasız verecek bir "üst akıl" yanılsamasıyla, devletlerin egemenlik hakları silikon vadisindeki teknoloji şirketlerinin insafına terk ediliyor. Fakat olayları dikkatle gözlemleyen, eldeki verileri ölçüp rasyonel bir temelde değerlendiren o ağırbaşlı devlet aklıyla bakıldığında ortaya çıkan çıplak hakikat şudur: Hedefi milimetrik bir isabetle vuran bu merhametsiz mükemmellik, vicdan üretmiyor; sadece katliamın hızını, menzilini ve faili meçhullüğünü artırıyor. İnsan elinin tetikte titrediği o şüphe anı, sentetik zekanın soğuk dehlizlerinde kendine yer bulmuyor. Yüzyıl önce emperyal haritaları çizen o yapay cetveller, bugün işte bu kusursuz ama kalpsiz algoritmalarla güncelleniyor.

Sınırlarımızın hemen ötesinde koca bir coğrafya tehir edilenler gibi bir meçhule sürüklenirken; içeride sığ polemiklerle vakit kaybetme lüksümüz yok. Kadeş’ten bu yana barışın en ağır bedellerle ödendiği bu topraklarda, uluslararası kürsülerden yankılanan süslü çağrılar sahada kanayan yarayı durduramıyor. Bölgede açılan yara o denli derin ve dışarıdan uzatılan reçeteler o kadar sahte ki; fukara hekimin de çaresizce sayıkladığı gibi "cellat dermandır yaraya" dedirtecek trajik bir yıkım dayatılıyor. Sözde medeni dünyanın sunduğu o geçici çözümler, gözümüzde büyüttüğümüz o frenküzümü misali çoktan soldu. Tıpkı devletin en üst makamından tüm dünyaya karşı haykırıldığı gibi; adalet olmadan dünyada kalkınma, barış ve istikrar yeşermiyor.

Peki komşularımız kendi iç fay hatlarında paramparça olup geçmiş zamanla ilgili dalgınlıklarında zayi olurken, biz bu tufandan nasıl sağ çıkacağız?

İşte bu cinnetin tam ortasında; algoritmaların bile çözemediği tek bir anti-virüsümüz, aşılamaz tek bir kalkanımız var. O da küllerinden doğan bu asil milletin, şuurunun o büyülü ezgisinde saklıdır.

Bugün, coğrafyamıza dışarıdan biçilen o sentetik kefeni yırtıp atan İstiklal Marşı’mızın kabulünün 105. yıl dönümündeyiz. Akif'in kaleminden dökülen o kutlu destan, milletimizin ortak geçmiş ve gelecek tasavvurunun en veciz nişanesi, sisli ummanlarda yolumuzu aydınlatan şaşmaz millî mutabakat senedimizdir. Bu nadide armağanı, o nemli gecenin külü gibi çöken umutsuzluğun içinden bir elmas gibi çıkarıp bize hediye eden büyük mütefekkir Mehmet Akif Ersoy’u rahmetle yâd etmeden, bugünün krizlerini göğüsleyemeyiz. O gün o destanı kabul eden Meclis'in muhterem üyeleri, bugün devasa sunucularda aranan o mutlak varoluş kodunu, doğrudan kanlarıyla ve sarsılmaz imanlarıyla yazmışlardı.

Dışarıdan esen o algoritmik ölüm rüzgarları, ancak içerideki adalet ve mutabakat duvarlarına çarptığında etkisini yitirir. Çağın ölüm makinelerine kimin sahip olduğu elbette mühimdir; fakat asıl mesele, gökyüzünden o makineler ateş kusarken ve koparıldı neşter gibi sakin damar denilen o büyük kırılma anı geldiğinde, hakikat dairesinde kimin omuz omuza ayakta kalacağıdır.

Göklerimizi hangi ruhsuz algoritmalar kuşatırsa kuşatsın; istiklalimize ve o marşın kurucu ruhuna son nefesimize kadar sahip çıktığımızda, çelikten kartalların dahi aşamayacağı sarsılmaz bir gök kubbe inşa etmiş olacağız.