Her insan bir renkle doğar.
O renk gözle görülmez. Ne tenin beyazlığıdır ne saçın siyahlığı. İnsanın asıl rengi, fıtratıdır. Kalbin aldığı ilk biçimdir. Çocuk yüzündeki emniyet hissi, utanmayı bilmesi, haksızlık karşısında irkilmesi, merhamete yönelmesi... İnsan daha konuşmayı öğrenmeden taşıdığı bu cevherle dünyaya gelir.
Hayatın uzun yolu boyunca o renk aynı kalmaz. İnsan, dokunduğu her şeyden biraz renk alır. Evinden, okulundan, okuduğu kitaptan, kazandığı servetten, kurduğu dostluklardan, ekranından, siyasetten, çarşıdan, şehirden... Her temas, ruhun üzerine yeni bir katman bırakır. İşte Kur'ân'da iman edenlerin şöyle denmesi istenir:
“Biz, Allah’ın boyasıyla boyanmışızdır. Allah'tan daha güzel boyayan kim vardır? Biz ona ibadet edenleriz” (deyin).
"Sıbğa", sözlükte boya demektir. Fakat Kur'ân'ın kastettiği boya, kumaşı örten renk değildir. İnsanın içine işleyen terbiyedir. Kişiliğini biçimlendiren inançtır. Hayata verdiği mânâdır. Ayetin asıl iddiası da buradadır: İnsan boyanmadan yaşayamaz. Mesele, hangi boya ile boyandığıdır.
Bu noktada çağımızın en güçlü endüstrisi devreye giriyor.
Petrol kadar büyük, ilaç sektörü kadar etkili bir alan büyüyor gözümüzün önünde: kozmetik sanayii. Onun yanı başında plastik cerrahi, estetik tıp, yaşlanma karşıtı uygulamalar, dijital filtre teknolojileri... Bunların hiçbiri tek başına problem değildir. Problem, insanın kendisini sürekli düzeltilmesi gereken eksik bir taslak gibi görmeye başlamasıdır.
Artık ayna hakikati göstermiyor; pazarlama stratejisini gösteriyor.
Önce kusur üretiliyor. Sonra o kusurun tedavisi satılıyor. Kırışıklık hastalık sayılıyor. Beyazlayan saç başarısızlık işareti gibi sunuluyor. Doğal yüz "bakımsız", yaş almak "ihmal" diye adlandırılıyor. Dil değişince insanın kendisi de değişiyor. Çünkü kelimeler, zihnin mimarlarıdır.
Carl Gustav Jung'un personadan kast ettiği de budur. Persona, insanın toplum önüne çıkarken taktığı maskedir. Maske bazen hayatı kolaylaştırır. Nezaketin de bir maskesi vardır. Devlet adamının vakarının da. Hekimin soğukkanlılığının da. Fakat maske, sahibini yönetmeye başladığında trajedi başlar. İnsan kendi yüzünü unutup maskesini korumaya çalışır.
Bugün büyük şehirlerde dolaşırken birbirine benzeyen yüzlerin çoğalması tesadüf değildir. Aynı dudaklar, aynı elmacık kemikleri, aynı bakışlar... Sanki estetik ameliyatlar yüzleri düzeltmekten çok kişilikleri standartlaştırmaktadır. Çeşitlilik azalırken benzerlik çoğalmaktadır. Fabrikadan çıkan ürünler gibi...
Daha dikkat çekici olan ise ruhların da aynı biçimde tek tipleşmesidir. Aynı öfke, aynı arzu, aynı korku, aynı gösterme tutkusu...
İnsan yüzünü değiştirdikçe kendisine yaklaşmıyor. Çoğu zaman kendisinden uzaklaşıyor.
Kur'ân'ın "Allah'ın boyası" dediği şey tam burada yeniden okunmalıdır. Çünkü ilâhî boya, yüzü değiştirmez; bakışı değiştirir. Eli değiştirir. Sözü değiştirir. Kazancı değiştirir. Vicdanı değiştirir. İnsan aynaya baktığında önce suretini değil, siretini görmeye başlar.
Asıl estetik de burada başlar.
Bir medeniyet, mermeri cilalayarak büyük olmaz. İnsanı güzelleştirerek büyük olur.
Bugün kozmetik sanayiinin ürettiği renklerle Allah'ın boyası arasında gizli bir mücadele yaşanmaktadır. Birisi deriyi güzelleştirmeyi vaat ediyor. Bir diğeri kalbi. Birisi ömrü genç göstermeye çalışıyor. Diğeri ömrü anlamlı kılıyor.
İnsan sonunda hangi renge dönerse, kaderi de o rengin içinde yazılır. Kur'ân'ın sorusu hâlâ bütün ağırlığıyla önümüzde duruyor:
"Allah'tan daha güzel boyayan kim vardır?"