Dijital iz! Bir polis çevirmesinde sorulduğu zaman kimliğini ibraz etmek gibi bir şey... Kendi kendini ele vermek! Bugün çağımızın en sıradan eylemlerinden biri gibi kabul edilir oldu. Sosyal medyada, arama motorlarında gezinirken kendimize ait birçok veriyi gönüllü olarak bırakıyoruz sistemin avucunun içerisine.
Sosyal medya hesaplarımızda gezinirken bir fotoğrafın üzerinde parmağımızı birkaç saniye fazla tutmak, bir videoyu sonuna kadar izlemek, bir habere tıklamak, bir ürünü araştırmak, bir yorumu okumak, hatta okumadan geçmek… Kendimizi ele vermenin en basit yöntemlerinden bazıları. Bunların da ötesinde kendinizi el vermenin en kolay yolu herhangi bir gönderiye “like” koymak. Beğenirken bir bakıma da tercihlerimizi ortaya koyuyoruz.
Biz bunların hiçbirini kayda değer bulmuyoruz belki ama sistem bizimle ilgili her şeyi kaydediyor. Biz ekrana bakarken aslında ekran bize bakıyor. Her tık, her beğeni, her arama bizi ele veriyor. Dijital dünyada attığımız her adım, arkamızda bir iz bırakıyor. Bu iz yalnızca nereden geçtiğimizi, neleri aradığımızı, nelerle ilgilendiğimizi değil, kim olduğumuzu da ele veriyor.
Neye kızdığımızı, neye güldüğümüzü, neden korktuğumuzu, neyi merak ettiğimizi, hangi haberin ilgimizi çektiğiniz, hangisine tepki verdiğimizi, hangi görüntüyü tekrar izlediğimizi, hangi kelimelerin dikkatimizi çektiğini, tepkilerimizi ve hatta tepkisizliğimizi… Bütün bunlar bir araya geldiğinde ortaya yalnızca masum bir “kullanıcı profili” çıkmıyor, bir insan modeli çıkıyor. Buna dijital çağın yeni gen haritası demek gerekiyor fikrimce.
Çünkü geçmişte insanı tanımak için yıllar gerekiyordu. Şimdi ise davranışlarımızın küçük parçalarını bir araya getiren sistemler, bizi kendimizin farkında olduğumuzdan daha iyi tanıyabilecek bir noktaya doğru ilerliyor.
Üstelik mesele artık yalnızca bizim bıraktığımız dijital izlerden de ibaret değil. Sistem bir adım daha ileri gidiyor. Gözümüzün gördüğü şeyleri, kulağımızın duyduğu sesleri, bulunduğumuz ortamları ve davranışlarımızdaki küçük değişimleri de veriye dönüştürebilen teknolojiler gelişiyor. Böylece insanın yalnızca internette ne yaptığı değil, gerçek dünyada nasıl davrandığı da ölçülebilir hâle geliyor.
Burada asıl sorun verilerin toplanması gibi algılansa da bundan daha tehlikelisi toplanan o verilerin işlenerek bizi yönlendirebilir hale gelmesidir. Hatta daha da ötesi klonlanabilecek hale getirmesidir. Geçtiğimiz günlerde bir komplo teorisyeni klonlarımızın dahi üretilmeye başlandığını ve dahi klonların mevcutlarından daha doğal davrandığını iddia etmişti.
Bazı filmlerde buna benzer temaların işlendiğine tanıklık etmişizdir. Sistemin kurucu ve kurgulayanları ortaya bir şey atmadan önce çektikleri filmlerde bu durumların fragmanını ortaya koyuyorlar aslında.
Davranışların, tepkilerin, jest ve mimiklerin dahi bir veriye dönüştüğü bu çağda insanlığın kendini konfor alanına hapsederek masum rolüne bürünmesi onu kurtaramayacaktır. “Big data” bizimle ilgili her veriyi kaydetmeye devam ediyor.
Bugün bilmek ile yönlendirmek arasında görünmeyen ama çok önemli bir mesafe var. Bir sistem güçlü yanınızı biliyorsa bundan korkmanıza gerek olmayabilir, lakin aynı sistem sizin zayıf yanınızı da öğrenmişse işte o zaman korkmakta haklısınız.
Bu demektir ki artık karşımızda yalnızca bizi tanıyan bir teknoloji yok; bizi istediği yöne kanalize edebilecek bir güç var demektir.
İşte dijital izin dijital yankıya dönüştüğü yer tam da burasıdır. İnsan sisteme bir veri bırakır. Sistem veriyi işler. Sonra işlenmiş veri yeniden kişinin karşısına çıkarır. İnsan da kendisine gösterilen dünyanın içinden yeniden seçim yapar. Seçilmişi seçtiği zaman da kendini daha özgür ve önemli hissetmeye başlar. Ancak seçtiği şey, kendi tercihinden çok uzaktır. Tam da bu noktada Yüce Allah’ın insana, insan olduğu için verdiği irade yok sayılmaya çalışılıyor aslında.
Nihayetinde insanın bıraktığı iz, dönüp dolaşıp yine kendisini bulan bumerang misali kendi yankısı haline geliyor.
Bugün “Ben bunu istiyorum.” dediğimiz şeylerin ne kadarını gerçekten istemiş oluyoruz? İzlediğimiz reelslerden tutun da karşımıza çıkan reklamlara kadar... Hepsi aslında sistemin bize dayattığı kendi tercihlerimizden başka nedir?