Amerika’nın Bulunuşu adlı yazısında Michel Montaigne kelimenin gerçek anlamıyla bugünün dünyasına, Amerika’nın onca okyanusu aşarak İran’ı işgal planlarına ışık tutuyor. Yazı, Amerika kıtasındaki yerliler üzerinden sadece Avrupa’nın tıynetini, öteki dünyaya ve coğrafyalara yönelik tutumunu değil, hayattan neyi anladığını da gözler önüne seriyor. Montaigne’e göre her keşfin yeni bir bakış açısı, yeni bir sentez, yeni bir türevleşme, yeni bir ışık anlamına gelmesi gerekirken söz konusu Avrupa olunca bütün bunların yerini arsızlık, hırsızlık, talan ve öldürme alıyor. Doğrudan değilse de zımnen şunu söylüyor: Keşke Amerika kıtasına keşfimiz bilgilerimiz, birikimlerimiz, insanlığımız eşliğinde olsa, yerli halkın çocuklarının üzerine barut püskürtmek yerine çiçek atsaydık. Keşke oranın altınlarına göz diktiğimizde bilimimizi, sanatımızı da karşılıksız olarak oraya taşısak, keşke sadece ölüm, soykırım değil, yeni dünya ile eski dünya arasında köprü olacak fikirler götürseydik. Yazık ki öyle olmadı. Tıpkı İsrail’in Filistin topraklarını boşaltmak için çoluk çocuk öldürmesinde olduğu gibi Avrupalılar da Amerika topraklarını Avrupalılaştırmak için mıntıka temizliğinin insan öldürmekten geçtiğine inandı, öyle yaptı. On altı ile on sekizinci yüzyıllar arasında oranın sahibi olan yerlileri topluca katlettiler, İnka, Aztek ve Kızılderili kabilelerine yaşam hakkı tanımadılar. Öldürdükleri insanların yerine Avrupalıları iskan edip kıtayı bir baştan ötekine sömürdüler, sonra da oranın mülkiyetini tamamen şahsi mülklerine dönüştürdüler. Sadece bu mu? Hayır, aynısını Afrika’ya, sonrasında Avustralya başta olmak üzere Asya’ya yaptılar.
Aradan bunca zaman geçmesine rağmen Avrupalının öteki dünyaya söylediği/verdiği sözler de reva gördüğü eylemler de değişmedi. Kastilyalı denizcilerin söyledikleriyle bugünkü Amerikalıların söyledikleri birbirine ne kadar da benziyor: Avrupalılar güya barışsever insanlarmış, uzak yollardan gelmişlermiş, kendilerini bütün dünyanın en büyüğü olan Kastilya kralı yollamışmış; Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olan Papa bu krala bütün Hint ülkesini bağışlamışmış; yerliler onun uyrukluğuna girmek isterlerse kendilerine pek iyi davranacaklarmış; uyruğuna girmeyi reddederlerse öldürüleceklermiş; onlardan yiyecek şeyler, bir de bazı ilaçlarda kullanmak üzere altın istiyorlarmış; ayrıca Hristiyanlık dininin doğruluğunu bilmeleri gerekiyormuş, bu dine girmeleri de haklarında hayırlı olurmuş, yoksa işler sarpa sarar, başlarına olmadık kötülük gelirmiş. Keşfedilmiş bu yeni kıtanın liderinin bu sözlere verdiği cevap çok manidar. Şöyle diyor yeni kıtanın lideri: “Barışseveriz diyorsunuz ama görünüşünüz hiç de öyle değil. (Oysa Trump’ın İran’a barış getireceğini söylerkenki yüz ifadesi ne kadar inandırıcı değil mi?) Kralınıza gelince, isteyen durumunda olması muhtaç ve yoksul olduğunu gösteriyor; ona bu toprakları veren ise savaşseven bir adam olarak lanse edilecek. Çünkü kendisinin olmayan bir yeri başkasına vermekle onu verdiği yerin eski sahipleriyle cenkleşmeye sürüklüyor. İstediğiniz yiyeceklere gelince onları veririz. Altınsa bizde pek fazla yok; zaten yaşamak için işimize yaramadığından, bütün istediğimiz de rahatlıkla, güzellikle yaşamak olduğundan altına pek değer vermeyiz ama tanrılarımız için kullandığımız altın dışında ne kadar bulabilirseniz çekinmeden alabilirsiniz. Korkutmalarınıza gelince, durumlarını, güçlerini bilmediğiniz insanlara meydan okumak akıl karı değildir. Kısacası topraklarımızdan bir an önce çıkıp gitmeye bakın; silahlı ve yabancı kimselerin dürüstlüklerine, parlak sözlerine güvenme adetimiz yoktur.”
Amerikalı yerlilerin liderinin ağzından dökülen sözleri bugün alıp İran Cumhurbaşkanına söyletsek aradan geçen bunca zamana rağmen hiçbir şeyin değişmediğini göreceğiz. Evet, onlar hala barışseveriz diyorlar ve savaş başlatıyor, insan öldürüyorlar. Evet, onlar hala insanların üzerine kahkahalar eşliğinde bombalar gönderiyor, sonra da öldürdükleri insanlara barış ve huzur getireceklerini söylüyorlar. Mezarları özgür kılacaklarını, mezarlıkları demokrat yapacaklarını iddia ediyorlar. Bütün dünyanın gözlerinin içine bakarak hala yalan söylüyorlar. Ve hala, o gün olduğu gibi hem zengin olduklarını söylüyorlar hem de açlıktan ağızları kokuyormuşçasına dünyanın geriye kalan kısmındaki toprakları, o toprakların yeraltı ve yerüstü zenginliklerini talep ediyorlar. Evet, hala, bıkmadan, usanmadan ya bizim emrimize girersiniz ya da öldürülürsünüz diyor, tehdit ediyorlar. Ortaçağ iblisleriyle günümüzdekiler arasındaki terk fark ise şu: Kastilyalılar öldürmeye askerlerden, Amerika Birleşik Devletleri ise çocuklardan, hem de ilkokul çocuklarından başlıyor. Bilsinler ki bizim onlara verdiğimiz cevap da yerlilerin verdiğinden farklı olmayacak. Barışsever değilsiniz, hiçbir zaman olmadığınız tarihinizden belli. Zenginiz diyorsunuz ama en açgözlü kurttan daha saldırgan biçimde üzerimize geliyorsunuz. Eğilip bükülmeyecek, topraklarımızı size teslim etmeyeceğiz. Gülümseyerek gelseniz bile ellerinizdeki silahlar yalan söylediğinizi gösteriyor. Eğer iyi niyetle gelmiş olsanız, soframıza buyur ederdik. Ama bu şartlarda istediğiniz yiyecekleri de vermeyeceğiz, altınları da petrollerimizi de. Korkutmalarınıza gelince, güçleri hakkında kesin bilgiye sahip olmadığınız insanların topraklarını işgal etmenin ne anlama geldiğini öğreneceksiniz. Son olarak, eğer kaybedersek biz buraya, kendi topraklarımıza gömülürüz. Topraklarımız ölülerimizi selamla karşılar, hürmetle ağırlar; mezarlarımızın üzerine yine gün doğar, yine çiçek açar, yine bahar gelir memleketimize. Size gelince: Topraklarımız, cesetlerinizi kabul etmeyecek kadar kadimdir, asildir. Ormanlarımızda askerlerinize tabut yapmaya yetecek kadar malzeme var. Ama galiba onlar da tabutunuz olmayı reddeder. İyisi mi siz her askerinizin yanına bir da tabut ekleyin, öyle gelin…