Tarih korkakları sevmez. Karşılarındakilerin korktuğunu anladığı an silah çekenleri, güçsüz gibi görünse bile cesur davrananları yazar. O yüzden sünepelerin değil, kazananların ve kaybedenlerin aranesıdır orası. Ve korkaklar metin dışıdır. Çünkü korku, onurun düşmanıdır. Korkakları zalimler ve zulüm sever, över, alkışlar. Kötülükle dost olanlar kötüdür. Kötülüğe rıza gösteren korkaklar, kötülükle kol kola giren sünepeler kötüdür. Ve kötülük ne kadar uzaksa o kadar iyidir. İnsan onurlu bir varlık olduğundan kötülüğü ne kadar uzağında tutarsa fıtratına o kadar yaklaşmış, ne kadar yakınına getirirse onurundan o kadar uzaklaşmış demektir. Kötülüğü çağırmak kadar onun gelişine rıza göstermek de gelmemesi için mücadele etmek kadar geldiğinde sessiz kalmak da onursuzluktur.

Ve kötülük; okyanusu bir sabah geçti, bir akşam başka bir kötülükle buluştu, artık yanı başımızda… Şubat ayının son gününde Okyanusları aşarak İran’a denizden müdahale eden kötülük sembolü Amerika Birleşik Devletleri dünyanın tek sahibi olmak, kötülüğün tekelini eline almak, İsrail’i de Ortadoğu’nun ağası yapmak istiyor. Kötülük de bir sistemdir. Güneş sistemi gibi onun da uydulara, göktaşlarına, çekim alanına ihtiyacı var. Gazze’de onlarca yıldır yaptıkları insanlık kıyımı yetmiyormuş gibi, şimdi de İran’a, Filistin’in İslam dünyasındaki tek hamisine, Gazze için İsrail’e taş atan, atma cesareti gösteren tek iradeye –diğerleri hüzünlü seyirciler, sessiz seyirciler, alkışçı seyirciler, kınayıcı seyirciler!- dünyayı dar etmek istiyorlar. Biliyorlar ki İran gittikten sonra yaptıkları zulüm bölge ülkeleri tarafından sadece “kınanacak”, bu ülkelerin halkları da hoşnutsuzluklarını sokaklara dökülüp birkaç saatlik sloganla geçiştirecek ama zulüm katlanarak devam edecek. Biliyorlar ki bugüne kadar İsrail gaddarlığına tek bir taş bile atmayanlar, slogan atarak onları yaptıklarından vazgeçiremeyecek. Eylemle buluşmayan hangi söz, dünyanın akışını değiştirebilmiş ki?

Amaç beli: İsrail’in gücünü pekiştirmenin yanı sıra Amerika’ya mümkün olduğu kadar petrol ve doğal gaz taşımak… Amaç İslam medeniyetinin bin küsur yıldır biriktirdiği göstergeleri yakıp yıkmak; güzelim Bağdat’ı, Şam’ı, Halep’i talan ettikten sonra Tahran, Şiraz, İsfahan, Tebriz gibi Acem beldelerini de yeryüzünden silmek. Sadi’yi, Firdevsi’yi, Mevlana’yı, Attar’ı sözüm ona bombaların altında bırakacak, onun yerine kendi sapık düşüncelerini inşa edecekler. Ortadoğu’da şiiri, sanatı, edebiyatı bitirecek onun yerine metavers kültürünü koyacaklar. Tıpkı Birleşik Arap Emirlikleri’nde, Dubai’de, Bahreyn’de, Suudi Arabistan’da olduğu gibi tarihi ve tarihsel dokuyu yok ederek her an güncellenmeye hazır kültürlerin üzerine çimento dökecek, Pitcairn adasında yaptıkları gibi orada yükselttikleri kulelerde başka çocukların kanlarını içmeye, başka çocukları tacize devam edecekler. Amaç beli: Çocukların ya kanı içilmeli veya kanı dökülmeli… Çocuk kanı içmeyi bitirdiler, şimdi sıra çocuk kanı dökmeye geldi belli ki…

Yazık ki bütün bunlar gözlerimizin önünde oluyor. Amerika/İsrail gözümüzün önünde kız ilkokuluna bomba atıyor ve yüz altmış çocuk hayatını kaybediyor. Masaların üzerine kırık kalemler düşüyor, okul çantalarına kan dökülüyor, artık bir daha giyilmeyecek olan çocuk ayakkabıları kenarda köşede çaresizliğin gözyaşlarını akıtıyor. Ve bunu “dostum Trump” yapıyor ve bunu “Sevgili Netanyahu” yapıyor ama hiç kimsenin çıtı çıkmıyor. Bırakın yumruk sallamayı, taş atmayı, hiçbir Ortadoğu ülkesinden, hiçbir İslam beldesinden “buradan defolup gidin” haykırışı yükselmiyor, yükselemiyor. Aklımızla, onurumuzla, tecrübemizle, birikimimizle dalga geçer gibi, “güç dengesi sağlanmadan zulme karşı çıkmak aptallıktır” diyorlar. Yani ABD ve İsrail ne yapıyorsa yapsın, sesinizi çıkarmayın diyorlar. Yani zulmü görün, alkışlamayın ama müdahale de etmeyin diyorlar. Bir gün sıra bize gelecekmiş, güç dengesi bizden yana dönecekmiş, işte o gün konuşabilir, küfrü lanetleyebilir, zalimi gömebilirmişiz, pöh! Hangi günmüş o gün bana söyler misiniz? Bana kalırsa o gün hiç gelmeyecek ve zulüm karşısında sustuğumuzla kalacağız. Belki susarak kötülüğü daha da özendirmiş, daha da azdırmış, daha da çoğaltmış olacağız. Belki de göre göre gözlerimizi kötülüğe alıştırmış, karşısında olduğumuz şeyin kendisine dönüşeceğiz.

Güçlü zaten her zaman senden güçlü ama cesaretini sınıyor. Bir göstersen belki de korkup kaçacak, kötülüğünü yapmaktan vazgeçecek. Arslan ile timsah, yılan ile bal porsuğu, köpek ile kurt.. ne fark eder, korkan kaybeder işte; zayıf bile olsa savaşan, savaşmayı göze alanın bir şansı vardır, hepsi bu. Güçlü zaten güçlü olmasa, buna inanmasa saldırır mı? Elbette, her zaman güçlüler güçsüzlerden daha güçlü olduğu için güçsüzlere saldıracak. Zaten yenileceğini düşünse haydutlar yolcuların yolunu keser mi? Hırsız, çalacağına emin olmasa pencereden içeri girer mi? Amerika İran’dan güçlü olduğunu düşünmese onca yolu teper mi? Ama mesele şudur: Gücünüz yetmiyor diye hırsızın evinizi talan etmesine seyirci mi kalacaksınız? Gücüm yerine gelince hırsızdan nasılsa mallarımı geri alırım mı diyeceksiniz? Sizden daha güçlü diye haydutların malınıza, mülkünüze, namusunuza çökmesine seyirci kalıp bir gün nasılsa güçlenirim mi diyeceksiniz? Ya gücünüz geldiğinde ötekiler gitmiş olursa? Ama belki de kötüler kadar hiçbir zaman güçlü olamayacaksanız? Bu durumda onların yaptıklarına hep seyirci mi kalacaksınız? Sizin anlayışınız bu mu, hayata böyle mi bakıyorsunuz? Güç dengeleriymiş… Bu ataletle mi, bu sünepelikle mi, bu korkaklıkla mı, bu ufuksuzluk, bu sefahat, bu sefaletle mi güç dengesini sağlayacak Ortadoğu ülkeleri… Hadi oradan, hadi oradan, hadi canım… Gölge etmeyin, başka ihsan istemez.